Üye Girişi

Site İçi Arama

Ziyaretçi İstatistikleri

mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün281
mod_vvisit_counterDün557
mod_vvisit_counterBu hafta2396
mod_vvisit_counterBu ay13463
mod_vvisit_counterHepsi309780

Kimler Sitede

Şu anda 11 ziyaretçi çevrimiçi

Çanakkale Destanı

Bilgin Adalı:Türk yazar, şair, çevirmen ve eğitmen. 11 Aralık 1944'teSafranbolu'da doğan Bilgin Adalı çeşitli edebiyat dergilerinde, öykü, şiir ve eleştiriler yayımladı. Adalı, Türk Dil Kurumu üyeliği yaptı.İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi,YeditepeveMaltepeüniversitelerinde öğretim görevlisi olarak çalıştı. Adalı’nın 30’un üzerinde yayımlanmış çocuk kitabı bulunuyor. Çocuk kitapları yazarı, şair, çevirmen ve eğitmen Bilgin Adalı 30 Eylül 2012'de yaşamını yitirdi.

Çanakkale Destanı

Bu kitabı da babam karne hediyesi olarak almıştı. Bir şiir kitabı yani bir Destan kitabı. Duygulandırıcı bir kitap, bu hafta Çanakkale ile ilgili bir sürü şey ve bir sürü türkü öğrendim. Babam da ‘’İnşallah bu yaz tatilinde Çanakkale’ye gideriz.” dedi. Çok heyecanlıyım ve sabırsızlanıyorum. Sosyal dersinde de Çanakkale’yle ilgili yerleri öğrendim hepsi de çok güzeldi. Müzik dersinde de Çanakkale türküsünü öğrendim isterseniz sizinle paylaşayım.

 

Hizmetkar

Fatima Shrafeddine: 1969’da Beyrut, Lübnan’da doğdu ve çocukluğunun ilk altı yılını Batı Afrika, Sierra Leone’de geçirdi.

Son beş yıl içerisinde, on iki yaşından küçük çocuklara yönelik otuz beşten fazla kitap yazdı ve eserleri başta İngilizce ve Fransızca olmak üzere çeşitli dillere çevrildi.

Mart 2007’de, Mountain Rooster ile Lübnan Ulusal Komitesi’nin En İyi Çocuk Kitabı ödülünün sahibi oldu. There is War in My City adlı kitabı Anna Lindh Vakfı’nın 2010 yılı onur listesine dahil edildi. 2010 yılında, Fatin adlı kitabı Beyrut Kitap Fuarı’nda en iyi kitap ödülünün sahibi oldu.

Fatima, Brüksel’deki Çocuk Kitapları Yazar ve İllüstratörleri Cemiyeti’nin aktif bir üyesidir ve burada çeşitli çalışmalara katılarak aylık eleştiri toplantıları organize etmektedir. Aynı zamanda, Lübnan’da Okuma Haftası ve Kitap Festivali gibi etkinliklere katılan yazar, Lübnan’daki uzak köylere giderek buradaki okullarda ve halk kütüphanelerinde çocuklara kitaplar okumaktadır.

Fatima, yakın zamanda, çeşitli Arap başkentlerinde çocuk kitaplarına odaklanmak isteyen yazarlara seminer vermeye başlamıştır.

Türkçeye Tercüme edilen kitapları:

 

Okuma Üzerine

Okumanın her türlü ayartıcılık,manipülasyon,dezenformasyon ve spekülasyon dayatmasına karşı bilinci diri tutmaya yarayan soylu bir eylem olduğunu söylemek mümkün.Bu sayededir ki insan hakikatle temas kurma imkanına kavuşur.Bilgi-fikir ve eylem üçlüsü arasında kopmaz bir ilişki olduğu inkar edilemez.Nitelikli fikirler nitelikli bilgilerle, nitelikli eylemler ise nitelikli fikirlerle ortaya çıkar.Sahih bilgiye dayanmayan eylemler kof/sığ/yavan,sahih eylemler üretmeyen fikirler ise donuk ve hikmetsizdir. Okumak eylemi, fikir oluşturma sürecinin ilk aşamasını oluşturduğu için değeri tartışılmazdır. Ancak okumayı salt yazılı bir metni kıraat etmek şeklinde anlamak yanlış olur.Okumak aynı zamanda olayları,olguları,varlığı ve varoluşu okumak şeklinde gözleme/müşahedeye dayalı olma hususiyetine de sahiptir.Aklın bağ kuran hususiyeti, böyle bir okumada sebep-sonuç,makul-makul olmayan v.b.çıkarımlar yaparak sürecin sağlıklı işlemesine yardımcı olur.Böylece insan, varlık sahasını işgal etmeye başladığı andan itibaren edindiği malumatlar ekseninde bir düşünme eylemi gerçekleştirir ve bazı temel sorulara yanıt aramaya başlar.

 

Yeni Türkiye Nedir?Ne Değildir?-IV

 

Türkiye sömürgeleşme tecrübesi yaşamamış olmasına rağmen gerçekleştirdiği kültürel devrimlerle sömürgeye maruz kalmış toplumların yaşadığı zihinsel ve kültürel travmaları deneyimlemiştir denebilir mi? Şüphesiz ki toplumların doğrudan sömürgeleştirilmelerinin onların karakterleri üzerinde ki etkileri yıkıcıdır. Çünkü doğrudan sömürgeleştirilme sadece zihinsel ve kültürel dejenerasyon oluşturmakla kalmaz, aynı zamanda psikolojik tahribatlar da meydana getirir. Türkiye doğrudan sömürgeye maruz kalmamış olmakla birlikte, 1798 Mısır işgali sonrasında Kavalalı Hanedanlığı eliyle gerçekleştirilen modernleşmenin benzerini yaşamıştır. Bu nedenle biz bu süreci ‘’dahili oryantalizm’’ süreci olarak adlandırmayı uygun görüyoruz. Ancak unutmamak gerekir ki Türkiye, kültürel anlamda attığı radikal adımları,dönemin emperyal devletlerinin icbarıyla değil, bizzat böyle bir adımın atılmasına iman eden elit siyasi ve askeri Osmanlı bürokrasisine borçludur.Önceki yazılarımızda da ifade etmeye çalıştığımız üzere,Türkiye’nin modernleşme hamleleri yeni değil, Osmanlının son iki yüz yıllık serüveninin neticesidir.Başlangıçta askeri alanda yaşanan mağlubiyetlerin telafisi amacıyla gerçekleştirilmek istenen modernleşmenin,daha sonra içselleştirildiğini söylemek mümkündür.Dönemin emperyal güçlerinin, Osmanlı’yı durdurmak ve/veya imha etmek amacıyla hareket ettiklerini ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunda da tesirleri olduğu şeklindeki iddialar, belki bizi rahatlatabilir.Ancak bütün kabahati emperyalistlere atarak yapılacak değerlendirmeler nakıs kalmaya mahkumdur.Lale Devri’nden başlayarak Jön Türkler’e ve İttihat Terakkiye gelinceye kadar,Fransa özelinde Batı Medeniyeti’nin Osmanlı elitleri üzerinde ki tesiri oldukça güçlüdür.Muhafazakar modernleşmenin Osmanlıda ki en önemli temsilcisi olan II.Abdülhamit’in Avrupa’ya tahsil için gönderdiği kadroların,geri döndüklerinde Avrupalılaşma çabalarının mimarları olarak attıkları adımlar-ki bu adımlara II.Abdülhamit’in devrilmesi de dahildir- dikkat çekicidir.Bir başka dikkat çekici detay ise bu dönemde cari olan Avrupa hayranlığının, II.dünya savaşından sonra ABD hayranlığına evirilecek olmasıdır.Yukarıdan aşağıya değişim dayatma geleneğinin tabi bir neticesi olarak Türkiye Cumhuriyeti de selefi Osmanlıyı taklit etmiştir.Çünkü gerek Osmanlı’da gerekse Türkiye Cumhuriyetinde merkez-çevre ayrımında çevreyi temsil eden kitleler ‘’güvenilmez’’ ve ‘’kontrol altında tutulması gerekenler’’ olarak kabul edilir.

 

Yeni Türkiye Nedir?Ne Değildir?-V

Eski ve yeni Türkiye karşılaştırması genel itibariyle bazı ilişki biçimleri üzerinden yapılmaktadır. Bu ilişki biçimleri 1-Merkez-çevre ilişkisi 2-Din-devlet ilişkisi 3-Asker-sivil ilişkisi 4-Devlet-toplum ilişkisi şeklinde ifade edilebilir. Her bir ilişki biçiminde tarihsel bazı kırılmalar ve/veya farklılaşmalar olmakla birlikte,esas itibariyle,devletin geleneksel ‘’özne’’ rolünün tahkim edilmesine yönelik bir tanımlama dikkat çekicidir.Devletin Osmanlı’dan beri süregelen çift kutuplu(seçkinci yönetici sınıf ile yönetilen reaya sınıfı) yapısı hem eski Türkiye’de hem de Yeni Türkiye’de form olarak birtakım değişikliklere uğrasa da muhteva olarak cari olmaya devam etmiştir.Eski Türkiye’de merkezi işgal edenler Cumhuriyetin Türkçü,laik/seküler,üniter ve pozitivist kurucu paradigmasına sadık Kemalist seçkinci kesimlerden oluşurken, Yeni Türkiye’de merkez,muhafazakar demokrat kimlik etrafında şekillen/diril/mektedir.Muhafazakar demokratlığın, çevrenin geleneksel dindar kimliğinin merkeze taşınmasına hizmet eden bir terkip olduğunu söyleyebiliriz. Terkipteki muhafazakarlık kavramı,dini ve geleneksel değerlere bağlılığın göstergesi sayılırken,demokratlık ise modern değerlere bağlılığın işareti olarak öne çıkmaktadır.Böylece hem gelenek hem de modernlik ihata edilmiş olmaktadır.Nitekim bu süreçte,gelenekle barışmanın nişanesi olarak, Osmanlı merkezli bir tarih vurgusunun öne çıkarılması dikkat çekicidir.Eski Türkiye’nin mesafeli hatta yer yer retçi yaklaştığı gelenek ve din olgusunun,Yeni Türkiye’de oldukça yoğun olarak gündemleştirilmesi,Kemalizmin kısmi geri çekilişi olarak değerlendirilebilir.Ancak bu noktada dini/İslami olanın muhafazakarlığın içine sığdırılmaya çalışılmasından kaynaklı bir amorfluktan bahsedilebilir.İslam,tevhit eksenli itikat perspektifiyle muhafazakarlığın ultra-gelenekçi ve uzlaşmacı tutumuyla mezcedilebilir değildir.Hatta ontolojik ve epistemolojik olarak muhafazakarlığı reddeder.Dolayısıyla Yeni Türkiye her ne kadar din ve gelenekle barıştığını iddia etse de, aslında hem din/İslam hem de gelenek tıpkı Eski Türkiye’de ve Osmanlı’da olduğu gibi ‘’araçsallaştırılmıştır’’. Muhafazakarlığın Avrupa’nın tarihsel sürecinin bir neticesi olarak Fransız İhtilali sonrası ortaya çıktığı ve geleneksel unsurların(ki burada gelenek Kilise/İncil tarafından oluşturulan mirastır)tahribatını önleme amacına matuf olarak sistemleştirildiği, dolayısıyla modernliğin muhtevasına değil uygulanış biçimine itiraz eden bir içeriğe sahip olduğu gerçeği hatırlandığında, muhafazakar demokrat kimliğin İslam ile bağdaşır olmadığı daha iyi anlaşılabilir.Zaten Yeni Türkiye’ye giydirilmeye çalışılan bu gömlek, tamda varoluş gayesine uygun olarak tarihi kişi ve olayların fetişleştirilerek gündemleştirilmesine,bir tür tarih nostaljisine ve geçmiş zaman romantizmine sebep olmuştur.

 

Yıldız Tozu

Mustafa Kutlu: 1947 de Erzincan’ın Ilıç ilçesinde doğdu. Çocukluğu babasının nahiye müdürlüğü yaptığı Erzincan köylerinde geçti. Orta öğrenimini Erzincan lisesinde (1964), yükseköğrenimini Erzurum Atatürk üniversitesi fen edebiyat fakültesi Türk dili edebiyatı bölümünde tamamladı(1968). Tunceli ve İstanbul da edebiyat öğretmenliği yaptı (1968-1974). 1974 yılında görevinden ayrılarak kuruluşa katkıda bulunduğu dergâh yayınları ‘nda çalışmaya başladı. Sanat hayatına İstanbul da çıkan “Fikir ve Sanatta Hareket” dergisinde yayımladığı hikâyeler ile girdi (1968). Ayrıca adımlar (Erzurum 1970-1972), Hisar, Türk Edebiyatı, Düşünce, Yönelişler gibi dergilerde yazdı. 1990 Martından itibaren yönettiği dergah dergisinde hikaye ve yazıları çıktı.

Hikaye Kitapları: Ortadaki adam (1970), Gönül işi (1974), Yokuşa akan sular(1979), Yoksulluk içimizde (1981), Ya tahammül ya sefer (1983), Bu böyledir (1987), Sır (1990), Hüzün ve tesadüf (1999), Uzun hikaye (2000), Beyhude ömrüm (2001), Mavi kuş (2002), Tufandan önce (2003), Rüzgarlı Pazar (2004), Chef (2005), Menekşeli mektup (2006).

Bu kitap bana köydeki yaz akşamlarını hatırlatıyor. Biz de köyde hep böyle yıldızları seyredip ayın doğuşunu beklerdik. Ayın doğuşunu ilk önce gören kazanırdı. Daha ay çıkmadan bir saat önce gökyüzünde bir parlaklık olurdu. İstanbul’da ise gökyüzünde tek bir yıldız gözükmüyor. Köyde sanki yıldızları tutacakmış gibi olurdum. Bu kitabi size biraz tanıtayım.

 

Yeni Türkiye Nedir?Ne Değildir?-III

Osmanlı ve Cumhuriyet modernleşmesi dinin/İslam’ın yeniden yorumlanmasıyla paralel giden bir süreçtir dersek abartmış olmayız. Çünkü toplumsal dokunun değiştirilmesi amacıyla atılacak adımlarda dinin onayı olmadan başarı sağlamak mümkün değildir. Hele ki Osmanlı gibi tarımın merkezi rol oynadığı-ki tarım toplumunun en temel hususiyeti geleneğe/dine taassup derecesinde bağlılıktır-bir imparatorlukta, din tarafından onaylanmayan icraatlar kadük kalabilmektedir. II.Mahmut’un halk tarafından ‘’gavur padişah’’ olarak adlandırılmasının en önemli sebebi, dine muğayir olduğu düşünülen eylemleridir.Cumhuriyet modernleşmesi, evet, oldukça radikal olmakla birlikte aslında kendince bir din yorumu ihdas etmesi yönüyle de dikkat çekicidir.Bizzat Mustafa Kemal tarafından yeni bir Kur’an tefsiri ve hadis tercümesinin önerilmesi,diyanet işleri başkanlığının ihdas edilmesi,tevhidi tedrisat kanunuyla eğitim-öğretimin tek elde toplanması gibi uygulamalar göstermektedir ki, toplumun çimentosu olan dine yeni bir yorum getirilmek istenmektedir ve bu yoruma ulus-devlet karar verecektir.Zaten modernleşme süreci,Avrupa’da Hıristiyanlığın yeniden yorumlanmasından başka bir şey değildir.Cumhuriyet kadroları da, ki bunların çoğu Osmanlı’nın son dönemlerinde tahsil için Avrupa’ya gönderilen gençlerden oluşmaktadır,tıpkı Avrupa da olduğu gibi bir yol izlemiş ve ‘’dinin geri bıraktığı’’ tezi üzerinden hareket ederek jakoben modernleşmeyi cari kılmaya çalışmışlardır.Nasıl ki Fransız İhtilali’nde jakobenler, geçmişe/geleneğe/dine ait ne varsa hepsini yıkmak istemişse,Cumhuriyet kadroları da aynı usullerle hareket etmeyi yeğlemişlerdir.Harf inkılabından takvimin değişmesine kadar tüm radikal adımlar, aslında jakobenizmin bir neticesi olarak okunabilir.

 

Yeni Türkiye Nedir?Ne Değildir?-II

Müslümanların son üç asrının serencamını tespit noktasında işe başlarken, bu tarihten öncesinin pir-ü-pak olduğunu iddia ediyor değiliz.17.yüzyıla gelmeden çok önceleri de, yani henüz modernite keşfedilmemişken, Müslüman halklar gerek Emeviler döneminin ultra Milliyetçi yaklaşımlarına gerek Abbasiler döneminin mezhep eksenli politikalarına gerekse de bu miraslardan bir şekilde istifade eden Selçuklu-Osmanlı-Babür-Memlük-Safavi hanedanlarının türlü cürümlerine şahitlik etmiştir.Bu cürümlerin işlenmesi sürecinin Raşit Halifeler dönemini sona erdiren ve saltanatın müesseseleşmesine sebep olan Emevi Hanedanlığı ile başladığı söylenebilir.’’Isırıcı Meliklik’’ olarak tavsif edilen bu dönem, yönetim erkinin ilim,meşveret/istişare,gönüllü biat ve adalet bağlamından soyutlanarak belli bir ailenin/nesebin uhdesine temlik edilmesi,yöneticinin Rasulullah(s.a.v)’ın halifesi değil de ‘’Allah(c.c)’ın Yeryüzündeki gölgesi’’ olarak adlandırılması ve en önemlisi de din dilinin iktidarın meşruiyeti için araçsallaştırılması yönüyle dikkat çekicidir.Beşinci Raşit halife olarak adlandırılan Ömer b.Abdülaziz dönemi dışarıda bırakılırsa,sonraki dönemlerde halkı Müslüman devletlerin çoğunda cari olan saltanat/padişahlık/meliklik sistemi,dinamik ve özne olması gereken Müslüman toplumları edilgenleştirmiştir.Allah’ın yeryüzündeki gölgesi olma vasfı, yönetici erki eleştiriden/muhalefetten muaf tutmuş ve din dilinin araçsallaşmasına sebep olmuştur.Bu durum, otoriteye bağlı din dilinin ve ancak bir devlet otoritesinin olması halinde Müslüman’ca yaşanacağı algısının oluşmasına zemin hazırlamıştır.