Üye Girişi

Site İçi Arama

Ziyaretçi İstatistikleri

mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün83
mod_vvisit_counterDün314
mod_vvisit_counterBu hafta1188
mod_vvisit_counterBu ay6071
mod_vvisit_counterHepsi193937

Kimler Sitede

Şu anda 8 konuk çevrimiçi

Bir Direniş Mektebi Olarak Gazze

Biz orayı dünyadan yalıtılmış bir yer olarak biliyoruz.Kilometrekareye düşen insan sayısının en fazla olduğu yer olarak ta BM verilerine giren bir belde Gazze.Kudüs’ten ayrı düşünemediğimiz ve Kudüs’ün esaretini dert edinen vakur insanların yaşadığı aziz  bir belde.Belli aralıklarla İsrail barbarlığına sahne olan ve sadece o anlarda gündemde kalan,ardından unutulan unutulmaya terk edilen onurlu insanların yaşadığı bu yer,direnişi şiar edinmiş adeta.Direniş dediysek elbette ahlaklı bir direnişten bahsediyoruz.Düşmanlarımıza benzemeden,bizi çirkinleştirmeye çalışanların tuzaklarına düşmeden onurluca,insanca ve Müslümanca bir direniş.Gazze, ahlaklı direniş abidelerinin yaşadığı belde olarak belki de gündemleştirilmeyi en çok bu zamanlarda hak eden pak beldelerimizden biri.

 

Anlama ve Anlaşılma Üzerine

Düşüncenin dile getirilme sürecinde geçirilen tüm safhalar dil yoksa anlamsızdır.Edinilmiş bilgiler sayesinde bir fikir sahibi olur daha sonra bu fikrimizi ‘’dil ayetinin’’imkanları doğrultusunda kavramlara dökerek ifade etmeye çalışırız.Dolayısıyla bu süreçte dilin oynadığı rol hayatidir.Aklın bağ kuran özelliği ile düşünmenin anlama-yorumlama ve yargı üçlemesiyle tamamlanan hususiyeti dil olmadan nakıstır.Anladığımızıve anladıklarımız hakkındaki yorumlarımızın nasıl bir yargı haline geldiği ile bu yargının fizik dünyada ki izdüşümünün nasıl olacağı hususları dil aracılığıyla gerçekleşir.Dili yalnızca iletişim aracı olarak nitelemek onu aşırı derecede indirgemek olacaktır ki bu dile yapılmış bir hakaret olur.Eğer dil yalnızca bir iletişim aracı olarak tanımlanırsa o vakit insan dışında ki canlıların da dil sahibi oldukları, insanın kullandığı dil ile diğer canlıların kendi aralarında iletişim sağladıkları dil arasında mahiyet ve nitelik farkı değil nicelik farkıolduğu ifade edilmiş olur.Oysa ki insandan başka hiçbir varlığın dil ayetiyle bütün bir varlık alemini tanıma ve temas kurma özelliği yoktur.

 

Tarihin Öğrettiği

Kendisinde içkin gelenek karşıtlığıyla modern paradigmanın Müslüman zihinlerde de makes bulması,gelenek olgusuna nasıl yaklaşılması gerektiği noktasında kafalarımızın ne denli karışık olduğunu gösteriyor.Mutlaklaştırılma ya da reddedilme tavrı arasında gelenek ,özellikle bugün ciddi bir tahribata uğratılmaya çalışılıyor.Tersinmez zaman algısının eşlik ettiği ilerleme mitiyle yeryüzü cennetini bu dünyada inşa etme niyetinde olan modernliğin,saadet asrı özlemi içerisinde olan Müslümanlar tarafından neredeyse kanıksanmış olması aslında bir çelişki.Tarih felsefesi yoksunu olarak geçmişten nasıl yararlanacağını henüz netleştiremediği için Müslümanların gelenekle kurdukları temas sadece bugün açısından değil geçmişte de sıkıntı arz ediyordu.Neyi alıp neyi terk edeceğimiz hususu ancak bir tarih felsefesi perspektifine sahip olarak netleştirilebilir.Ancak her ne olursa olsun gelenekten tam anlamıyla bir kopuşun Müslüman halklar için mümkün olmadığını söylemek durumundayız.Aslında sadece Müslümanlar için değil modernitenin öznesi olan Batı dünyasında da tam bir kopuştan söz etmek imkansızdır.Muhafazakarlığın şimdilerde Batıda ciddi taraftarlarının olması da gösteriyor ki gelenek kendisine sırtını dönenlere dahi kucak açıyor.Dolayısıyla gelenek sadece belli bazı ritüellerin tekrarlanması olarak kabul edilemez.

 

Müstağniliğin Panzehiri Tevhid-VI

İnsanın yaratılış gayesi ibadettir. Kimin daha güzel eylemde bulunacağının Allah tarafından görülmesi için hayatın ve ölümün yaratılmışolması, insanın ibadet eksenli bir hayat yaşaması gerektiğini tazammun eder.(Mülk-2)İbadet ise yalnızca ritüellerden ibaret bir mahiyet arz etmez.Bilakis peygamberimiz(s.a.v)’in ifadesiyle yolda insanlara zarar veren bir taşın kaldırılmasından, Müslüman kardeşine tebessüm etmeye,kişinin ailesine karşı müşfikliğinden sahih bilginin peşinden koşturmaya kadar hayatın her veçhesini kuşatan bir bilinçlilik halinin göstergesidir.Bugün ibadet denildiğinde sadece mabetlere özgü bir ritüeller silsilesinin anlaşılıyor olması aslında Müslümanlar olarak ne kadar Kur’an’ın uzağında yaşadığımızın da göstergesidir.Mabetlerin gerçek hayattan arındırılmış mekanlar haline getirilmesi,dünya kelamının konuşulmasının dahi kabul edil(e)memesi,ataerkil kültürün etkisiyle kadın ve çocukların mabetlerden uzaklaştırılması ve ulus-devletin kutsallarının tebcil edildiği yerler olarak mabetlerin konumlandırılması nasıl bir krizle karşı karşıya olduğumuzu göstermektedir.Rasul (s.a.v)’ün Medine’ye hicretle birlikte hemen mescit inşa etmesi ve mücadelesini bu mescit ekseninde yürütmesi gösteriyor ki Müslümanlar hayatı mabet/mescid/cami ekseninde inşa edemedikçe necat bulamayacaklar.Çünkü mabet/mescit/cami,toplum kavramına karşıcemaat olmayı,birey kavramına karşı kul olmayı,seküler paradigmaya karşı da muvahhit olmayı icbar eder.

 

Düşün(dürül)üyor muyuz?

Düşünmenin soylu bir eylem olduğundan kuşku yok.Sorun onun soylu yönüyle ne derece ilişki kurulabildiğinde.Akıl nimetinin imkanlarıyla gerçekleştirdiğimiz bu soylu eylemin Rabbimiz tarafından öğretilen isimler/kavramlar ve isim verme/kavramsallaştırma yeteneğiyle gerçekleştiği de muhakkak.Kavramlar ise içine doğduğu tarihin ve kültürün izlerini taşır.Allah(c.c), belirli aralıklarla tarihe müdahale ederek yerinden edilen veya unutulan kavramları nebi ve rasulleri aracığıyla tekrar yerine koyar.Böylece Allah(c.c),insanlığa nasıl düşünmesi gerektiğini öğretir.Eylem,düşünceden sonra geldiği içindir ki insan nasıl düşünmesi gerektiğini bilirse nasıl eylemesi gerektiğini de bilir.Bu nedenle hayat algısı,evren tasavvuru ve Allah inancı etrafında var olan kavramlar nötr değildirler.Hangi tarihi ve kültürel havzaya aitlerse o havzanın ‘’düşünme biçimini’’ yansıtırlar.’’Eyleme biçimimiz’’ düşünme biçimimizin bir yansıması olduğundan hangi paradigma çerçevesinde düşündüğümüz eylemlerimizle belli olur.

 

Çöl Büyüyor

Düşünmenin ne olduğunu anlayabilmenin yolunun yine düşünme olması belki bir kısır döngü gibi görülebilir ancak bu bir hakikat.Heidegger’in ‘’kaygı uyandıran zamanımızda en kaygı verici olan bizim hala düşünmememizdir’’ sözü düşünme eyleminin uzağında oluşumuzun bir delili.Bu sözlerin bundan elli yıl önce söylenildiği düşünüldüğünde,asıl kaygı verici olanın ise bizlerin,düşünme melekelerinin dünden daha fazla dumura uğradığı bir zaman diliminde yaşıyor olmamızdır.Gerçek anlamda bir düşünme eyleminin insanı içinde bulunduğu durumla yüzleşmeye çağıracağıve hakikatle temas kurmaya sevk edeceği gerçeği barizken,bugün düşünme eyleminin hakikatle temas kurmak bir yana onun yanına dahi yaklaşamıyor oluşu üzerinde ‘’düşünmek’’durumundayız.Öğrenilebilen bir olgu olarak düşünmek,zannedildiği gibi sadece duyular üzerinden gerçekleştirilen bir eylem değil,varlığın ve varoşlumuzun anlamı üzerinde teemmül etmeyi de içeren soylu bir eylemdir.Akıllı ve bu nedenle de varlık aleminin en şereflisi olan insanın tarihinde hiç olmadığı kadar düşüncesizleş(tiril)mesinin sebebi üzerinde düşünmek bugünü yaşayanlar olarak boynumuzun borcu olsa gerek.

Müstağniliğin Panzehiri Tevhid-VII

Tevhit eksenli düşünüşte dini-dünyevi,dünyevi-uhrevi,ruh-beden,kamusal-özel ayrımları anlamsızdır.İnsan hayatında dinin müdahale sahasına girmeyen hiçbir alan olmadığı için dini-dünyevi ayrımı da kabul edilebilir değildir.Din, hayatın her veçhesinin ilahi rızaya muvafık eylemliliklerle kuşatılmasını salık veren ahlaki değerler sisteminin adıdır.Bundan dolayı dini-dünyevi ayrımıseküler bir ayrımdır.Sekülerlik ise Allah’ın müdahil olmadığı alanlar ihdas etme çabasının bir ürünü olduğundan,İslami literatürde ‘’şirk’’ kavramına karşılık gelmektedir.Allah alemlerin rabbi/yetiştiricisi/terbiye edicisi,ilahı/hakimi ve insana şah damarından daha yakın olduğundan onun müdahil olmadığı bir alan tasavvur etmekte imkansızdır.Tevhit aynı zamanda dünya ile ahireti birle(ştir)mektir.Çünkü Dünya ahireti,ahiret ise dünyayıetkilemektedir.Dünya ahireti etkilemektedir; zira İslam’ın insanı dünyada yaptıklarıyla ahiretini ya mamur ya da mahv edeceğini bilir.Dolayısıyla ahirette nasıl karşılık bulacağını düşünerek de dünyada eylemde bulunur.Bu nedenle dünya ve ahiret birbirini karşılıklı olarak etkileyen bir pozisyondadır.Binaenaleyh Müslüman kişi dünyayı olumsuzlamaz.Çünkü azığını burada hazırlamaktadır.

 

Eurofobia,Modern Selefilik ve Radikalleşme

Kavramlarla başımızın dertte olduğu kesin.Nasıl olmasın?Neredeyse her yeni güne yeni bir kavramla uyanıyoruz.Yaşanan enformasyon devrimiyle küçük bir köy haline gelen dünyamız herhalde hiçbir dönemde bugünkü kadar birörnekleşmedi.Yaklaşık 500 yıldır bilgi üretme tekelini elinde bulunduran Batı Medeniyeti,bu birörnekleş(tir)me sürecinin öznesi sayılabilir.Ancak bu süreç,Dünya’nın Batı dışında kalan yerlerinin gönüllü teslimiyetlerinin neticesinde değil, büyük oranda cebren ve hile ile gerçekleşti.Halihazırda Batı Medeniyeti’nin dikte ettiği insan-evren-tanrı tasavvuru çöktüğü için yaşanan kaos önümüzdeki yıllarda ciddi kırılmaların olacağının işaretidir.Güçlü olanların yazdığı tarihe bakılırsa,21.yüzyılı müdrik olduğumuz bu tarihi vasatta insanlık ailesinin modern kavramlara ram olmasından başka çare yok.En temel varoluş istinatgahı olan ‘’dil’’yittiği içindir ki insanlık ailesi maruz kaldığı kavramsal şiddete karşılık veremiyor.O halde tabi ki bu çağın egemen kavramlarıyla konuşacağız!Ve tabii ki düşünce dünyamızı bu çağın egemen kavramları şekillendirecek mi diyeceğiz?Yoksa yeni bir varoluş imkanı oluşturma cehtine mi girişeceğiz?