Üye Girişi

Site İçi Arama

Ziyaretçi İstatistikleri

mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün134
mod_vvisit_counterDün299
mod_vvisit_counterBu hafta716
mod_vvisit_counterBu ay1241
mod_vvisit_counterHepsi212047

Kimler Sitede

Şu anda 8 konuk çevrimiçi

Etnik Aidiyetlerin Sekülerleşmesi

Etnik aidiyetler üzerinden politik tavır alışların her geçen gün popülerleştiği bir vasata doğru hızla ilerliyoruz.Dünya’da ki güç dengelerinin değişmesini müteakip bölgemizde,hassaten Suriye’de,oluşturulan kontrollü bunalım stratejisi,coğrafyamızda bazı değişim/dönüşümlerin habercisidir.Etnik aidiyetler üzerinden gerçekleşen kırılmaların son yüzyıldır yaşattığı travmalar henüz canlılığını korurken,yeni bir etnik ayrışmanın bölgede mukim Kürtler üzerinden gerçekleştirilmeye çalışıldığı bir sürece şahitlik ediyoruz.20.yüzyıl boyunca farklı ulus-devletlerin egemenliği altında sürekli olarak istismar,katliam,asimilasyon ve inkar süreçlerine maruz bırakılan Ortadoğu Coğrafyası’nın bu kadim halkının PKK/PYD/HDP çizgisi aracılığıyla seküler bir dönüşümün hedefi haline getirilmesi,ulus-devlet yapılanmalarının İslam üst kimliği mefkuresini baltalayan bir bela olduğu gerçeğini teyit ediyor.Bu noktada her ulus devlette olduğu gibi şayet teşekkül ederse Kürt ulus devletinin de homojenleştirici özelliği ile tebarüz edeceğinde kuşku yok.Dolayısıyla böyle bir sürecin karşısında olmayı,devletçi reflekslerle hareket etmek ya da Türk ulusalcılığının payandası olmak şeklinde değil bilakis yüzyıldır ulus-devletlerin yaşattığı travmaların nelere yol açtığını gören ve kendisi için istemediğini kardeşi içinde istememe sorumluluğuyla mücehhez Müslüman farkındalığı bağlamında değerlendirmek gerekir.

 

Maide/Gök Sofrası

Gök kapılarının ardına kadar açıldığı,gök sofrasının /maidenin yürek soframıza inzal olduğu…

Aziz kitabımızın inzal olmaya başladığı ve çölleşmiş ruhları münbit arazilere çevirdiği…

Şeytanların zincire vurulduğu…

Peygamberi duyarlılığın ve muhacirane serdengeçtiliğin temellerinin atıldığı,ensar  kardeşliğin kavileştiği…

İnsan olmanın şuuruna daha derin vardığımız…Ünsiyet kurmanın,hassaten hakikatle ünsiyetin, insan olmak için ne anlama geldiğini idrak ettiğimiz…Beşerilikten insaniliğe doğru yol aldığımız…Hakikatle temas kurmanın ne demek olduğunu anladığımız…Bütün bir seneyi mümin duyarlılığıyla geçirebilmenin imkanlarını öğrendiğimiz…

Düşünmeyi düşündüğümüz…Akletmeyi aklettiğimiz…Sevmeyi sevdiğimiz…Takvada inat etmeyi öğrendiğimiz…

 

İslam Deklarasyonu

“Aliye Izzetbegoviç, tek cümleyle Bosna’yı Bosna yapan ruhun kendisine yansıdığı simadır. Begovic’siz Bosna, İslam’sız da Begoviç düşünülemez” diyor yazarın biri, O’nun hayatını konu edindiği kitabında.

İslâm’a gerçek ruhunu kazandıran ilk ve en önemli etken Kur’an-ı Kerim’dir.  Bu hayat kitabını okuyan, idrak eden ve teoride bırakmayıp pratiğe dökenler ise Âlimlerdir. Ya da diğer bir ifade ile “Rabbanî’lerdir.” İşte onlardan birisi de hayatını mücadeleye adamış, İslâm’ın Müslümanlar arasında tebliğ edilmesi için gayret sarf etmiş, inançlı, azimli, mayasını Doğu’dan Mevdudi, Seyyid Kutup, Fazlurrahman ve Muhammed İkbal’in; Batı’dan Bergson, Hegel, Kant ve Spengler gibi filozof ve düşünürlerin yoğurduğu ve “Bilge Kral” ünvanıyla meşhur bulmuş bir şahsiyet: Aliye İzzetbegovic.

 

Bir Direniş Mektebi Olarak Gazze

Biz orayı dünyadan yalıtılmış bir yer olarak biliyoruz.Kilometrekareye düşen insan sayısının en fazla olduğu yer olarak ta BM verilerine giren bir belde Gazze.Kudüs’ten ayrı düşünemediğimiz ve Kudüs’ün esaretini dert edinen vakur insanların yaşadığı aziz  bir belde.Belli aralıklarla İsrail barbarlığına sahne olan ve sadece o anlarda gündemde kalan,ardından unutulan unutulmaya terk edilen onurlu insanların yaşadığı bu yer,direnişi şiar edinmiş adeta.Direniş dediysek elbette ahlaklı bir direnişten bahsediyoruz.Düşmanlarımıza benzemeden,bizi çirkinleştirmeye çalışanların tuzaklarına düşmeden onurluca,insanca ve Müslümanca bir direniş.Gazze, ahlaklı direniş abidelerinin yaşadığı belde olarak belki de gündemleştirilmeyi en çok bu zamanlarda hak eden pak beldelerimizden biri.

 

Bir Devr/im/in Sonu Mu?

İran’ın P5+1(ABD,İngiltere,Fransa,Çin,Rusya ve Almanya) olarak adlandırılan küresel sistemle vardığı uzlaşmayı nasıl anlamak gerekir?Coğrafyamızın yeni bir kolonyalist müdahaleye maruz kaldığı bir dönemde,1979’dan beri paradigma dışı varoluş mücadelesi vermiş olan İran’ın, bundan sonra Dünya Sistemi’nde nasıl bir yer işgal edeceği bahsi, üzerinde düşünülmeyi hak ediyor.İran,sahip olduğu medeniyet birikimiyle hiç şüphesiz bölgenin Türkiye’den sonra en ciddi devletlerinden biri.Ancak,Irak’ın işgali sürecinde ve son dört yıldır da Suriye özelinde izlediği politikayla İran,merhum Şeriati’nin ifadesiyle yeniden Safevi Şiiliğine avdet ederek hem ümmet havzasından hem de devrimin manevi ikliminden  gittikçe uzaklaşıyor.Bu nedenle mezhep holiganizminin yıkıcılığı coğrafyamızda her geçen gün artarken ve bu yıkıcılık İran-Suud hattıyla desteklenirken,İran’ın sisteme entegre edilmesi amacıyla yapılan anlaşma ile ilgili haklı kuşkularımız var.Anlaşmaya en sert tepkiyi İsrail ve Suudi Arabistan’ın göstermesi ise oldukça manidar.

 

Post-Modern Tezahürler

İnsanın yeniden tanımlanmaya çalışıldığı bir çağa şahitlik ediyoruz.20.yüzyılın teknik ve enformasyon alanında kat ettiği mesafe ve bilimin çok daha sofistike yöntemlerle hayatımızda işgal ettiği yer,insanın yeniden tanımlanmasına zemin hazırladı.Tartışılmaz bilgi tekelini kilisenin elinden alarak üniversitelerin tekeline veren Aydınlanma ideolojisi,kaos üretmeye devam ediyor.Ürettiklerinin kontrolü altına giren ve tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar içinde yaşadığı dünyayı kaos içine sürükleyen yeni bir insan türüyle karşıkarşıyayız.İnşa etmeye çalıştığı yeryüzü cennetini bir türlü gerçekleştiremediği için,modern insan,’’an’’ı yaşama arzusuyla hayatınıdeğerlendirme çabasında.Bu yeni tanımlama sürecinin oluşmasında hiç şüphesiz modern paradigmanın homojenleştirme ve pozitivizm üzerine kurulu anlayışında meydana gelen çöküş etkili oldu.İlerleme ve tersinmez zaman algısının refakat ettiği modernlik,yaslandığı pozitivist zemininin post-modern süreçle beraber darbe almasından sonra dinin karşısında konumlandırdığı aklı,bu sefer ideolojilerin karşısında konumlandırarak yeniden bir insan tanımı yapmak zorunda kaldı.Modernliğin araçsallaştırdığı kilise/din, post-modernlikte kamusal alana folklorik olmak koşuluyla dahil oldu.Mutlak bir doğrunun olamayacağı ve herkesin kendine göre bir hakikat telakkisinin var olduğu fikrine dayanan post-modernite,bütün kimlikleri ve aidiyet biçimlerini aşındırmak suretiyle melez kimlikler ihdas etmenin de yolunu açtı.

 

Homo Economicus Siyaseti

Seçimler yaklaştıkça şiddetini arttıran propaganda faaliyetlerinin merkeze aldığı konuların başında ekonomi geliyor.İstemeyerekte olsa maruz kaldığımız bu ‘’propaganda şiddeti’’nden umut ederiz ki bizden sonraki kuşaklar kendilerini kurtarabilsinler.Adına demokrasi denilen çirkinlikler harmonisi,oldukça soylu bir iştigal alanı olan ve yalnızca ehli tarafından yapılması gereken siyaseti,aleladeleştirerek/vulgarize ederek değersizleştirdi/bayağılaştırdı.Akıl sağlığımızı muhafaza ederek seçimleri atlatabilirsek eğer kendimizi bahtiyar saymalıyız.Çünkü bütün bir propaganda süreci ya aklımızla dalga geçiyor,ya da aklımızı iğdiş etmeye çalışıyor.Neredeyse bütün partiler ağız birliği etmişçesine ekonomik argümanlar üzerinden oylarımızı kendi taraflarına çekmeye çalışıyorlar.Onlara göre insan,ekonomik olarak rahatladığında bütün diğer sorunlarını da çözmüş olarak hayatına devam edebilir.Ekonomi, adeta hayatın merkezi kavramlarından biri ve o olmadan varoluşsal sorunlarımızı çözmek mümkün değil.Bu münasebetle televizyon ekranlarında arz-ı endam eden ‘’uzmanlarımız’’ da partilerin ekonomik vaatlerini rasyonel veya irrasyonel olarak değerlendirmek suretiyle bizlerin zihinlerinin berraklaşmasına(!) yardımcı oluyorlar.

 

Düşün(dürül)üyor muyuz?

Düşünmenin soylu bir eylem olduğundan kuşku yok.Sorun onun soylu yönüyle ne derece ilişki kurulabildiğinde.Akıl nimetinin imkanlarıyla gerçekleştirdiğimiz bu soylu eylemin Rabbimiz tarafından öğretilen isimler/kavramlar ve isim verme/kavramsallaştırma yeteneğiyle gerçekleştiği de muhakkak.Kavramlar ise içine doğduğu tarihin ve kültürün izlerini taşır.Allah(c.c), belirli aralıklarla tarihe müdahale ederek yerinden edilen veya unutulan kavramları nebi ve rasulleri aracığıyla tekrar yerine koyar.Böylece Allah(c.c),insanlığa nasıl düşünmesi gerektiğini öğretir.Eylem,düşünceden sonra geldiği içindir ki insan nasıl düşünmesi gerektiğini bilirse nasıl eylemesi gerektiğini de bilir.Bu nedenle hayat algısı,evren tasavvuru ve Allah inancı etrafında var olan kavramlar nötr değildirler.Hangi tarihi ve kültürel havzaya aitlerse o havzanın ‘’düşünme biçimini’’ yansıtırlar.’’Eyleme biçimimiz’’ düşünme biçimimizin bir yansıması olduğundan hangi paradigma çerçevesinde düşündüğümüz eylemlerimizle belli olur.