blank

Üye Girişi

Site İçi Arama

Ziyaretçi İstatistikleri

mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün239
mod_vvisit_counterDün683
mod_vvisit_counterBu hafta922
mod_vvisit_counterBu ay6508
mod_vvisit_counterHepsi1021545

Kimler Sitede

Şu anda 11 ziyaretçi çevrimiçi

Osmanlı'dan Cumhuriyete Modernleşmenin Kolonyalist Karakteri

Hıristiyanlık içi mücadelenin sonucu olan modern paradigmanın İslam Dünyası toplumlarını doğrudan etkilemeye başlaması yaklaşık olarak iki asır öncesine tekabül eder. Osmanlı özelinde bu süre biraz daha geriye götürülebilir.1699 tarihi bu bağlamda dikkat çekicidir. Öncesinde de askeri mağlubiyetler yaşanmasına rağmen 1699‘u ayrıcalıklı kılan husus, “gavura” toprak kaptırmaktır. Esasında İnebahtı(Leponte) ‘da Osmanlı ordusuna yaşattığı mağlubiyet Hıristiyan dünyası için oldukça yüksek bir motivasyon kaynağı olmuştu. Çünkü bu tarihe kadar mağlup edilemez olarak kabul edilen Müslümanlar bu savaşta yenilmişti. Fakat Müslümanlar toparlanmasını bilmiş ve kısa süre sonra İnebahtı’nın intikamını alabilmiştir. Ancak 1699’da Osmanlı ordusu-ki bu ordu o günün dünyasında İslam’ın sembolü olarak kabul ediliyordu- ilk defa gavura toprak kaptırmıştır. Bu durum Osmanlı bürokrasisinde alarm zillerinin çalmasını sağlamış ve yavaş yavaş Batı’da ne olup bittiğini öğrenme çabaları baş göstermiştir. Dar-ül İslam’dan bir parçanın gavurun eline geçmesi Müslüman ahalide ve devlette ciddi anlamda endişe yaratmış ve bu durumun tez vakitte tersine çevrilmesi amacıyla bazı adımlar atılmıştır. Ancak atılan adımlar gavura karşı üstünlük sağlamak bir yana, kültürel anlamda ancak “ihtida” sözcüğüyle adlandırılacak bir durumun ortaya çıkmasına sebep olmuştur.“Batıyı mağlup etmek için Batılılaşma” hamleleri, Cumhuriyet modernleşmesinin karakterini belirlemede de etkili olacaktır. Başlangıçta askeri alanda yaşanan mağlubiyetin telafisi amacıyla temas kurulan Batı, zamanla kültürel unsurlarıyla da taklit edilecek ve bugün şahit olduğumuz üzere ne doğulu ne batılı olamayan, iki arada bir derede kalmış, kimlik ve kişilik krizleriyle boğuşan bir toplumsal durumun ortaya çıkmasına sebep olacaktır.

 

Küreselleşen "Epistemik Şiddet" ve Ortadoğu

 

Mer’iyette olduğuyla ilgili neredeyse kimsenin şüphe etmediği olgulardan biridir küreselleşme(Globalisation).Ne zaman başladığı ve nasıl cari olduğuna ilişkin farklı kanaatler olsa da, bir realite olarak varlığı kuşku götürmeyen bir gerçeklik. Bilinen insanlık tarihinin bütün safhalarında kendisini bir şekilde hissettirmiş kaçınılmazlık adeta. Yani yeni bir şey değil… Kimi zaman daha iyi bir hayat sürme arzusu,kimi zaman sahip olma güdüsü,kimi zamansa inancı yayma tutkusu ile insanlık ailesi tek bir mekana saplanıp kalmaktan kurtulmuş. Başka kültürlerle, toplumlarla, mekanlarla tanışmış. Kimi zaman ürettiklerini satmak için, kimi zamansa bilgisini,görgüsünü arttırmak için çıkmış yola ve bu yolculuk bazen tarihin seyrini değiştirmiş. Örneğin Hicaz yarımadasında küçücük bir belde de doğan İslam’ın bugün Fas’tan Endonezya’ya, Kurtuba’dan Buhara’ya, Kırım’dan Güney Afrika’ya kadar yayılmış iki milyara yakın mensubu var. Aynı şey Hıristiyanlık için de geçerli… Beytlahimli İsa(a.s)’nın Brezilya’da bağlıları var…Konfiçyus hayattayken vazettiği öğretinin bir gün Asya’nın yarısında egemen olacağını muhtemelen bilmiyordu. Ya da Haçlılar Kudüs’ü ele geçirmek için yola çıktıklarında, bu yolculuklarının tarihin seyrini değiştireceğini tahmin bile edemezlerdi. Kristof Kolomb yanına aldığı bir kaç gemiyle çıktığı seferin Kıta Avrupa’sının geleceğini şekillendireceğini bilemezdi. Ya da İbn-i Rüşd savunduğu fikirlerin bir gün Hıristiyan ilahiyatında devrim yapacağını ve Aydınlanmaya ilham vereceğini öngöremezdi.

 

Doğulu(lar) İsyan Edemez(mi)?

 

Başlıktaki Doğulu’nun yerine gönül rahatlığıyla Müslüman’ı koyabiliriz. O zaman sorumuz şöyle olacaktır: Müslüman/lar isyan edemez mi? O nasıl söz? Elbette edebilir dediğinizi duyar gibiyim. Fakat öyle değil. 20.yüzyıl boyunca Doğu’da meydana gelen halk hareketlerinin/isyanlarının hikayesi yazılırken tercih edilen dil, genelde bu toplumların isyanlarını itibarsızlaştırma amacına hizmet eder. Bu dil aynı şekilde, hatta üzerine biraz daha Batılı kibir boca edilmiş şekilde, halen etkisini sürdürüyor. Doğulunun(Müslüman’ın) isyan edemeyeceğine dair kanaat öylesine güçlü ki, isyan eden halkların kitlesel kıyıma maruz kalmaları bile dikkatleri celbetmiyor.Anlıyoruz ki,oldukça ideolojik bir sürecin içindeyiz.Şayet isyancılar Aydınlanma referanslarına ram olsalar ve kurmayı tasarladıkları düzeni Avrupamerkezci üst anlatının imkanlarına yaslanarak-ki böyle yapmaları kendi değer sistemlerinden teberri etmeleri anlamına gelecektir-gerçekleştirseler belki o zaman isyanları muteber kabul edilebilir.Ama yine garanti değil.Çünkü Doğu’da yaşıyor olmak daha baştan “imtiyazsız” ya da “reşit olmamış” olmayı kabullenmek demek.Nitekim adına “Arap Baharı” denilen isyan hareketlerinin özellikle Avrupa ve ABD medyasında(ki bu medya küresel enformasyon ağlarının önemli bir kısmını temsil eder) hak ettiği ilgiyi görememiş olmasının en önemli sebeplerinden biri de budur. Henüz olgunlaşmamış olanların devrim yaptıkları nerede görülmüş? Onların evvela ilkel/primitif düzeyden çıkma çabası içinde olmaları gerekir(!)

 

Kozmopolit Kültürün Avrupa Ayağı:Endülüs

"Endülüs tacı elinden alınan bahtı kara,

Savuşurken o güzel mülkü verip ağyara

Tırmanır bir kayanın sırtına, etrafa bakar

Bırakıp çıktığı cennet gibi zümrüt ovalar

Başlar ağlatmaya biçareyi hüngür hüngür

Karşıdan valide sultan bunu pek haklı görür

Der ki:

"Çarpışmadın erkekler gibi düşmanlarla

Şimdi hiç yoksa otur kadınlar gibi ağla!"

Mehmet Akif Ersoy/Safahat

Endülüs, Müslümanların tarihinde sadece büyük bir gururun değil aynı zamanda tarifi imkansız bir hüznün de kaynağıdır.Gururun kaynağıdır.Çünkü Peygamber(s.a.v)’in vefatının üzerinden henüz yüzyıl bile geçmemişken, Müslümanlar Hicaz topraklarından İber Yarımadası’na kadar olan yerlerde egemen unsurdurlar.Bu egemenlik sadece kılıç zoruyla sağlanmış değildir.Aziz İslam itikadının ulviliğine olan inancın,teslimiyetin ve adaletin sonucudur.Endülüs, bu hızlı yayılma sürecinin en görkemli durağıdır.Öyle ki, Müslümanlar bu durakta yaklaşık sekiz yüz yıl kalacaklardır.Bu süre içinde Endülüs, bilinen Dünya’nın ilim,irfan,sanat ve estetik merkezlerinden biri olacak ve Avrupa Kıtası’nda Rönesansa(yeniden diriliş) ve Aydınlanmaya ilham verecektir.Hüznün kaynağıdır.Çünkü Hıristiyan takvimine göre 11.yüzyıldan itibaren reconquista(yeniden fetih) amacıyla başlayan çatışmalar, nihayet 1492’de Gırnata Emirliği’nin teslim oluşuyla sona erer.Bu tarihten sonra İber Yarımadası’ndaki bütün Müslümanlar ve Yahudiler “sınır dışı” edilir.Binlercesi katledilir.Tarifsiz işkencelere maruz kalır.Ayrılmak istemeyenler ise din değiştirmeye zorlanır ve engizisyon mahkemelerinde akla ziyan cezalara muhatap olur.

 

Post-Kolonyal Dilin Bariyerlerini Yıkmak

 

Geleceğin Felsefesi üst başlığı altında yaptığımız dersler kapsamında bu ay “Post-Kolonyal Dilin Bariyerlerini Yıkmak” başlığını teşrih masasına yatırdık. Öne çıkan başlıkları ve bu başlıklara ilişkin kısa içerikleri konuya ilgi duyanların nazar-ı dikkatine arz etmek isterim:

Post-Kolonyalizm, Batı dışı toplumların yaklaşık iki asırdır maruz kaldıkları “epistemik şiddetin” bazı kozmetik değişikliklerle devam ettiği tezi üzerinden öne çıkan bir kavramsallaştırma. Edward Said, Gayatri Spivak,Ranajit Guha,Arif Dirlik,Frantz Fanon,Dipesh Chakrabarty gibi entelektüellerin öncülüğünde dünya akademik havzasının gündemine girmiş.Gramsci’nin “madun”(sesi duyulmayanlar,paradigma savaşını kaybedenler,ötekiler) kavramsallaştırmasından ilham alarak oluşan “post-kolonyal okul” özellikle Hindistan merkezli çalışmalar yapıyor.Doğrudan kolonyalizmin(sömürgeciliğin) cari olduğu dönemlerde Avrupa merkezci(Eurocentric) insan,evren,tanrı,zaman,mekan,devlet ve tarih tasavvurunun nasıl tahkim edildiğini inceliyor ve bağımsızlığını kazandığı söylenen ulusların bu tesirden kurtulup kurtulmadığını sorunsallaştırıyor.Ders süresince bizim de cevabını aradığımız soru şuydu; Doğrudan kolonyalizmin sona ermesi Batı dışı toplumların (Asya,Latin Amerika,Ortadoğu ve Afrika)maruz kaldıkları “epistemik şiddetin” sona erdiği anlamına gelir mi? Ve en önemlisi de, Türkiye bu sürecin neresinde yer alıyor? Çünkü Türkiye, doğrudan sömürgeleşmeye maruz kalmamasına rağmen, 19.yüzyılın başından itibaren gönüllü olarak kolonyalist bilgiye dayalı tasavvur biçimlerini, aydınları/entelektüelleri/bürokratları aracılığıyla ithal etti. Bu bağlamda Türkiye’nin de içinde bulunduğu Batı dışı toplumların halen kolonyalist dilin tesirlerine maruz kaldığını ve hatta özellikle aydınlar/entelektüeller nezdinde bu dilin kanıksandığını söylemek abartı olmaz. Şayet bu dille esaslı bir hesaplaşma yapılmazsa, gelecek adına umutlu olmanın oldukça romantik bir tavır olacağı söylenebilir.

 

Ulus Devletin Geleceği:Salata mı Olacağız? Aşure mi?

            

İslam Düşüncesi dersleri kapsamında, bu yıl aylık periyotlarla geleceğin felsefesine ilişkin çözümlemeler yapma arzusundayız. Bu çerçevede ilk dersimizin konusu hepimizi yakından ilgilendiren “Ulus-Devlet Paradigması ve Geleceği” hakkındaydı. İstisnasız hepimizin zihin dünyasını iğdiş eden ve şayet eleştirel bir dikkat ve deruni bir farkındalık bilinci geliştirmezsek iğdiş etmeye devam edecek olan bir bela/musibet olarak ulus devleti teşrih masasına yatırmanın önemli olduğunu düşünüyorum.Bu bağlamda dersimizde öne çıkan bazı başlıkları konuya ilgi duyanların nazar-dikkat/ler/ine arz etmek isterim.

 

İslam Hukukuna Giriş/Wael B.Hallaq

İslam Hukukuna Giriş, Wael b. Hallaq tarafından kaleme alınan ve Türkçeye Necmettin Kızılkaya tarafından tercüme edilen klasik tarzdan farklı bir biçimde kaleme alınmış önemli bir eserdir. Resul-i Ekrem efendimizin vefatından günümüze kadar olan süreçte bireysel ve toplumsal yaşamın tayini için ana kaynak olarak Kur’an-ı Kerim ve Hz. Muhammed (s.a.v)’den nakledilen hadis metinleri İslam alemindeki ilmi çalışmaların çekirdeğini oluşturmaktaydı. Bu çekirdek çerçevesinde yapılan çalışmalar yüz yıllar içerisinde müstakil ilim dallarını ortaya çıkardı. İslam Hukuku da bu ilim dallarından birisidir ve bu ilim dalı sadece Müslüman toplumların ilgi ve alaka konusu olmakla kalmamış başka medeniyet havzalarının da dikkatini çekmiştir. Bu bağlamda, modern dönemle birlikte İslam Hukuku alanında sadece İslam alimleri ve düşünürleri değil,Oryantalistler de çok yoğun çalışmalar yapmıştır ve bu çalışmalara devam edilmektedir. Lübnan asıllı olan akademisyen Wael b. Hallaq ise mezkur eserini yukarıda da belirtildiği üzere ne klasik islam ilim geleneği çerçevesinde ne de oryantalist literatür çerçevesinde kaleme almıştır.

 

Akif'i Unut(tur)arak İslamcılıktan Öc Almak

 

Yakın tarihimizin en dikkat çeken simasıdır Mehmet Akif Ersoy.Gerek mücadelesi gerekse yaşantısıyla hak eder bu dikkati.En ateşli muarızları dahi hakkını teslim etmekten imtina etmez.İtikadına olan sadakati,hayatının bütün evrelerinde barizdir.İslamcıdır Akif…Hem de tepeden tırnağa kadar…Unutulmaya terk edilmesinin esas sebebi de budur aslında.İslamcılığın 20.yüzyıla tevarüs eden birikiminin sadık bir mümessili olarak, Jön-Türk/İttihat terakki çizgisinin Batıcı perspektifine karşı tavır almıştır.Çile dolu hayatının en muhataralı dönemi başlar böylece.Sükut içinde ölene kadar sürer bu dönem…İstiklal Harbi’nin manifestosu olan marşı yazmış olması bile Akif’i kurtarmaz .O artık sadece senede bir kere,o da kerhen,hatırlanması gereken biridir.Sanki karanlık bir el Akif anılmasın,anlaşılmasın diye uğraşmaktadır.Senede bir kere icra edilen törensel/folklorik nümayişlerle, güya,Akif’e vefa borcu ödenmiş olmaktadır.Oysa ki tam da bu törensel/folklorik nümayişlerdir Akif’i anlaşılmaz kılan.Bir şey ki törenselleşmiştir artık o şey,içeriğini kaybetmiş demektir.Hem Akif hem de İstiklal Marşı için durum tam olarak budur.