Üye Girişi

Site İçi Arama

Ziyaretçi İstatistikleri

mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün145
mod_vvisit_counterDün246
mod_vvisit_counterBu hafta1438
mod_vvisit_counterBu ay7491
mod_vvisit_counterHepsi340714

Kimler Sitede

Şu anda 7 ziyaretçi çevrimiçi

Felsefenin Sonu?W.V.Quine,Doğallaştırılmış Epistemoloji ve A Priori Bilgi

 

Felsefenin Sonu W.V.Quine ,Doğallaştırılmış Epistemoloji ve A priori Bilgi adlı eser Sakarya Üniversitesi Din Felsefesi Öğretim üyelerinden Doç.Dr.Kemal Batak tarafından kaleme alınmıştır.Eser İz yayıncılık tarafından İnceleme Araştırma dizisi başlığı altında 2015 yılında basılmıştır.Önsöz ve giriş bölümünün ardından üç ana başlık ve sekiz ara başlıktan oluşan eser 104 sayfadan müteşekkildir.

Önsöz bölümünde yazar, eseri ortaya çıkaran üç motivasyona dikkat çeker.Bunlar;1-Çağdaş felsefede Naturalizmin en önemli temsilcisi sayılan  W.V.Quine’i, bir önceki eseri ‘’Naturalizm Çıkmazı’’nda incelememiş olması.2-Metafizik naturalizmin epistemolojik naturalizme dayandığı ve empirik bilimin sadece ontolojik olarak değil epistemolojik/metodolojik olarak ta tek ölçüt olmasından mütevellit doğa üstü varlığın ve ilk felsefenin reddi anlamına geldiği 3-Quine’in ‘’Two dogmas of Empricisim’’ ve ‘’Epistemology Naturalised’’ adlı çalışmalarının 20.yüzyılın en önemli metinlerinden olması,ki bu metinlerde A priori bilgi mentafizik bir iman ve dogma olarak nitelenmektedir.Giriş bölümünde ise yazar, çağdaş analitik felsefeyi etkileyen önemli bir isim olarak Willard Van Orman Quine’e ve onun doğallaştırılmış epistemoloji projesine dikkat çeker.Bu projenin, felsefi teorilerin bilime uygun hale getirilmesi,bilimin felsefeye tahakkümü,geleneksel epistemolojinin ölümü ve en nihayetinde felsefi teorilerin bilim tarafından onanabilir olması gerektiği iddiasının,pek çok analitik felsefe yapma biçimlerini etkilediğini iddia eder.

Birinci bölüm Quine’in doğallaştırılmış epistemoloji iddiasının ne anlama geldiğinin anlaşılması açısından mühimdir.Bu noktada doğallaştırılmış epistemolojinin ivme kazandırdığı okulda,bütün felsefi alanlar-nöroloji,DNA,genetik,evrim biyolojisi,bilişsel bilim gibi doğal bilim alanındaki gelişime paralel olarak-bilime bağlanmaya çalışılmakta ve geleneksel felsefe kendisinden kurtulunması gereken harabe olarak tanımlanmaktadır.Yazar burada felsefenin bugünkü durumuna ilişkin bir saptama yaparak ‘’Quineci doğallaştırılmış epistemolojinin, aslında Platon’dan Hegel’e kadar bütün bir felsefi geleneği-ki bu gelenek tanrı ve gayrı maddi ruh ideasına yatırım yapması yönüyle dikkat çekicidir- reddettiğini özellikle belirtir.’’Quine’nin Kartezyen kesinlik arayışını ümitsiz bir dava olarak görmesi ve ‘’kartezyen rüya’’ olarak nitelediği bilimsel metodun kendisinden daha sağlam bir bilimsel kesinlik için bir temelin var olduğu tezini, kendi epistemolojisi için bir tehdit olarak görmesi dikkat çekicidir.Oysa ki bilimin kendisine dayandığı epistemoloji olarak ilk felsefe, Quine’nin iddiasının temelsiz olduğunu ortaya koymaktadır.

 

Yeni Türkiye Nedir?Ne Değildir?-VII

 

1980’li yıllar Türkiye’de küreselleşmenin tesirlerinin yavaş yavaş hissedilmeye başlaması yönüyle dikkat çekicidir. Özal dönemi olarak ta adlandırılabilecek olan bu yıllar;ekonomide liberalleşme,küresel sisteme entegrasyon,hızlı sanayileşme ve buna bağlı olarak kentli orta sınıfın(ortadireğin) ortaya çıkışı ve post-kemalist literatürün oluşması hususiyetleriyle öne çıkar.12 eylül ihtilaliyle önemli ölçüde etkisi azaltılan solun yerine ikame dilen Türk-İslamcı perspektif, Özal’ın liberal politikalarının meşrulaştırılması yönünde oldukça etkili olmuştur.Sağ/milliyetçi/muhafazakar geleneğin en önemli sığınağı olan ve İbrahim Kafesoğlu,Osman Turan gibi entelektüeller tarafından teorik çerçevesi çizilen Türk-İslam sentezi,ihtilali yapan konsey tarafından da benimsenmiş ve Özal’ın kişiliğinde de önemli ölçüde temsil edilmiştir.Bu gelenek, seküler milliyetçiliğe karşı dini milliyetçiliği öne alan,milliyetçi tezlerin kitleselleşmesi için dini ve tarihi araçsallaştıran oldukça pragmatik  bir perspektife sahiptir.Türkiye’nin kültürel alanda yaşadığı iddia edilen yabancılaşmaya karşı adeta bir bariyer işlevi gören Türk-İslam sentezi, Özallı yılların egemen ideolojisi olmanın yanında başka bir enternasyonel imaja sahip olan İslamcılığın ‘’ötekileştirilmesi’’ için de önemli bir işlev görmüştür.İslam’ın itikadi bir varoluşun öznesi olmasını engellemek için oldukça önemli bir misyon üstlenen ,sonraları Siyasal İslam terkibi de aynı amaçla kullanılacaktır,Türk-İslam sentezi Yeni Türkiye’de de sahiplenilmiştir.2000’li yıllarda ise İsmet Özel tarafından ‘’kafirle çatışmayı göze alan Müslüman’a Türk denir’’ aforizmasıyla Türk-İslam sentezine itikadi bir gömlek giydirilmek istenmiştir.Özel’in Türklüğü bir ırk olarak değil de ‘’karakter’’ olarak tanımlaması ve bu karakterin İslamsız düşünülemeyeceğini iddia etmesi 1980’li yıllarda Aydınlar Ocağı havzasında dillendirilen sentezin geçirdiği evrim açısından kayda değerdir.Bu noktada denebilir ki eski Türkiye olarak tesmiye edilen dönemlerde enternasyonel perspektife sahip olan iki hareket, Sol ve İslamcılık, aynı bariyere karşı yani Türk-İslam sentezine karşı mücadele etmek zorunda kalmışlardır.Yerlilik ve millilik ekseninde cereyan eden bu çatışma süreçleri,yeni Türkiye’de de aynen geçerliliğini korumaktadır.Küreselleşmenin en etkili olduğu zamanımızda, yerli ve milli vurgusunun oldukça yoğun yapılması muhafazakar bir refleks olmanın yanında,aynı zamanda karşıtlık üretme amacı da gütmektedir.Bu noktada yeni Türkiye’nin sağ/milliyetçi/muhafazakar paradigma üzerinde inşa edilmesi aslında Özal döneminin tekrarı olarak görülebilir.Dolayısıyla Özal dönemini erken AK Parti dönemi olarak adlandırırsak herhalde hata etmiş olmayız.

 

Kaf Dağının Ardına Yolculuk

Kitabın yazarı: Gülten Dayıoğlu

Kitabı bitirdiğim tarih: 07.02.2015

Kitabın yayınevi: Altın Kitap

Kitabın sayfa sayısı: 171

Kitabın basım yeri ve yılı: İstanbul-2011

Gülten Dayıoğlu: İstanbul'da Beşiktaş Atatürk Anadolu Lisesi'ni bitirdi. Bir süre İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde öğrenim gördü. Daha sonra okulu bıraktı. Dışarıdan sınavlara girerek ilkokul öğretmeni oldu. On beş yıllık hizmetten sonra 1976'da istifa etti.

İlkokul üçüncü sınıfta, öğretmeninin yazarlık yeteneğini saptamasıyla yazma bilinci edinmeye başlamıştır. On beş yaşında bir öyküsü, Afyon'da, yerel bir gazetede (1950) yayınlandı. O zamandan bu yana (1963-2009) kesintisiz olarak 73 kitap yazdı. Bu eserler, altıncı yaştan itibaren çocuk ve gençlik düzeyine göre hazırlanmış öykü ve romanlardır.

Kafdağı’nın ardına yolculuk kitabını daha önce hiç okumamıştım ama yazarını çok iyi tanıyorum. Ben Gülten Dayıoğluyla üçüncü sınıftayken tanışmıştım, bizim okulumuza gelmişti. Hatta onun bir sürü kitabını okudum. İşte okuduğum kitapları:

 

Çanakkale Destanı

Bilgin Adalı:Türk yazar, şair, çevirmen ve eğitmen. 11 Aralık 1944'teSafranbolu'da doğan Bilgin Adalı çeşitli edebiyat dergilerinde, öykü, şiir ve eleştiriler yayımladı. Adalı, Türk Dil Kurumu üyeliği yaptı.İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi,YeditepeveMaltepeüniversitelerinde öğretim görevlisi olarak çalıştı. Adalı’nın 30’un üzerinde yayımlanmış çocuk kitabı bulunuyor. Çocuk kitapları yazarı, şair, çevirmen ve eğitmen Bilgin Adalı 30 Eylül 2012'de yaşamını yitirdi.

Çanakkale Destanı

Bu kitabı da babam karne hediyesi olarak almıştı. Bir şiir kitabı yani bir Destan kitabı. Duygulandırıcı bir kitap, bu hafta Çanakkale ile ilgili bir sürü şey ve bir sürü türkü öğrendim. Babam da ‘’İnşallah bu yaz tatilinde Çanakkale’ye gideriz.” dedi. Çok heyecanlıyım ve sabırsızlanıyorum. Sosyal dersinde de Çanakkale’yle ilgili yerleri öğrendim hepsi de çok güzeldi. Müzik dersinde de Çanakkale türküsünü öğrendim isterseniz sizinle paylaşayım.

 

Sait Faik'ten Çocuklara Hikayeler

Kitabın adı: Saik Faik ten çocuklara hikâyeler

Kitabın yazarı: Saik Faik ABASIYANIK

Kitabı bitirdiğim tarih: 20.02.2015

Kitabın yayınevi: Türkiye iş bankası kültür yayınları

Kitabın sayfa sayısı: 110

Kitabın basım yeri ve yılı: İstanbul-2012

Saik Faik Abasıyanık: 18 Kasım 1906 da Adapazarı’nda doğdu. Çocukluğu Adapazarı’nda geçti. İlköğrenimini Rehber-i Terakki Okulunda yaptı. Ortaöğreniminin bir kısmını İstanbul Erkek Lisesinde, diğer kısmını ise Bursa Lisesinde tamamladı. (1925-1928) Yükseköğrenimine İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türkoloji Bölümünde başladı. (1928)  Fransa’da üç yıl yaşadı. Fransa’dan döndükten sonra bir süre Halıcıoğlu Ermeni Yetim Mektebi’nde Türkçe öğretmenliği yaptı. Çocukluğundan beri tüccar olmasını istediği babasının zorlamasıyla ticarete atıldı ve başarılı olamadı. Babasının 1939’daki ölümüyle geçimini yalnızca kalemiyle sağlamanın yollarını aradı. Yazarlığa lise yıllarında başlayan Sait Faik’in ilk şiiri Mektep Dergisinde yayınlandı(1925)ilk yazısı ’’Uçurtmalar” Milliyet gazetesinde yayınladı. 11 Mayıs 1954’te İstanbul da öldü.

 

Yeni Türkiye Nedir?Ne Değildir?-VI

 

Karşıtlık üretmek ve üretilen karşıtlıklar üzerinden menfaat devşirmek yakın tarihimizde sık rastlanan olgulardan biridir.Özellikle politik alanda cari olan bu durum, siyaset sahnesinde yer kapma kaygısı taşıyan hemen herkesin sıklıkla başvurduğu yollardan biridir.Politika yapıcıların kullandığı sığ ve millet olma şuurundan uzak söylemler,halk tabanında gereksiz ve manasız husumetler meydana getirmiştir.Muhalefet etmekle ötekileştirmek arasındaki farktan bihaber politikacılar tarafından beslenen ‘’karşıtlık üretme’’ ameliyesi,çok partili hayata geçtiğimizden beri enerjimizin berhava olmasına sebep olmuştur/oluyor.’’En İyi’’nin ortaya çıkarılması amacıyla istişare etmeyi elzem gören bir geleneğin temsilcileri olarak Müslümanların,sınıf mücadelesi ve dini dogmatizm-ki bunlar birbirlerinden bağımsız değildir hatta birbirlerini besledikleri bile söylenebilir-arasında sıkışıp kalmış ve hayal/vehim/büyü maskaralıklarıyla asırlarca insanlıktan çıkarılmış ve en nihayetinde haddinden fazla şişirilen bir balon gibi patlayarak kendisine reva görülen hayatın mümessillerinden kelimenin gerçek anlamıyla korkunç bir intikam almış ve yeni Dünyayı bu intikam ateşiyle aydınlatmış bir medeniyetin çocuklarıyla,aynı kaderin mahkumuymuşçasına, siyasetini karşıtlıklar üzerine ikame etmesi tek kelimeyle trajedidir.Ve ne hazindir ki bu trajedi hem eski hem de yeni Türkiye’de içselleştirilmiştir.Nitekim ülkemizde cari olan siyaset dili ve tarzıyla alakalı yeni bir perspektife ihtiyacımız olduğu,mevcut siyaset dilinin ve tarzının köklü bir değişime uğraması gerektiği aksi halde millet olma şuurundan bahsedilemeyeceği yönünde serdedilen kanaatler adeta bir kutsalın imhası olarak algılanabilmektedir.

 

Surat Asmak Hakkımız

İsmet Özel, bizi surat asmaya davet ediyor.Burada anlatmak istediği şu:Biz Müslümanlığı,kendimizi, Batı’nın kollarına atmamak için suratımızı asıyoruz. Bu surat asmak gülmemek anlamını taşımıyor elbet. Sistemin iyi başlangıçlar yapanlar için olumlu olduğu fakat kötü başlangıçlar yapanları benimsememesinden dolayı biz köle olmamak adına ve Firavun olmayı reddettiğimiz için tebessüm etmiyoruz.Hakikat değişmez, değişen insanların durumudur. Hakikati ise gerçekleri sorgulamakla bulabiliriz. Bildiğimiz gerçeklerin hakikati ifade edip etmediğini sorgulamaya başlarsak uyanmaya başlamış oluruz. Bu yolculukta da değişebilen gerçekleri her zaman değişmez olan hakikatten ayırt edebiliriz.Sorgulayarak hakikati aramayı kabullenen kişileri iki ihtimal bekler. Ya bu sorularımızın cevaplarının zaten verildiğini kabul edip mutlak kaynağa yöneliriz ya da cevapların bulunmadığını kabul eder ve kendi çabalarımızla veya başkalarının çalışmalarıyla cevaplandırılmalarını bekleriz. Eğer mutlak kaynağa yönelmişsek  kendimizi daha çok hakikate açarız. Cevaplar bizi bir sorumlulukla karşı karşıya getirecektir. Ve biz kendi durumumuzu cevaplara yaraşır hale getirdiğimizde bunun değerini bilmiş oluruz. Diğer ihtimalde ise uyanış mahmurluğu sırasında tekrar uyuyan kimselerin durumunu görüyoruz. Bunlara göre cevaplar zamana ve mekana göre değişir. Bu ise uykuya sürükler. 

 

Yeni Türkiye Nedir?Ne Değildir?-V

Eski ve yeni Türkiye karşılaştırması genel itibariyle bazı ilişki biçimleri üzerinden yapılmaktadır. Bu ilişki biçimleri 1-Merkez-çevre ilişkisi 2-Din-devlet ilişkisi 3-Asker-sivil ilişkisi 4-Devlet-toplum ilişkisi şeklinde ifade edilebilir. Her bir ilişki biçiminde tarihsel bazı kırılmalar ve/veya farklılaşmalar olmakla birlikte,esas itibariyle,devletin geleneksel ‘’özne’’ rolünün tahkim edilmesine yönelik bir tanımlama dikkat çekicidir.Devletin Osmanlı’dan beri süregelen çift kutuplu(seçkinci yönetici sınıf ile yönetilen reaya sınıfı) yapısı hem eski Türkiye’de hem de Yeni Türkiye’de form olarak birtakım değişikliklere uğrasa da muhteva olarak cari olmaya devam etmiştir.Eski Türkiye’de merkezi işgal edenler Cumhuriyetin Türkçü,laik/seküler,üniter ve pozitivist kurucu paradigmasına sadık Kemalist seçkinci kesimlerden oluşurken, Yeni Türkiye’de merkez,muhafazakar demokrat kimlik etrafında şekillen/diril/mektedir.Muhafazakar demokratlığın, çevrenin geleneksel dindar kimliğinin merkeze taşınmasına hizmet eden bir terkip olduğunu söyleyebiliriz. Terkipteki muhafazakarlık kavramı,dini ve geleneksel değerlere bağlılığın göstergesi sayılırken,demokratlık ise modern değerlere bağlılığın işareti olarak öne çıkmaktadır.Böylece hem gelenek hem de modernlik ihata edilmiş olmaktadır.Nitekim bu süreçte,gelenekle barışmanın nişanesi olarak, Osmanlı merkezli bir tarih vurgusunun öne çıkarılması dikkat çekicidir.Eski Türkiye’nin mesafeli hatta yer yer retçi yaklaştığı gelenek ve din olgusunun,Yeni Türkiye’de oldukça yoğun olarak gündemleştirilmesi,Kemalizmin kısmi geri çekilişi olarak değerlendirilebilir.Ancak bu noktada dini/İslami olanın muhafazakarlığın içine sığdırılmaya çalışılmasından kaynaklı bir amorfluktan bahsedilebilir.İslam,tevhit eksenli itikat perspektifiyle muhafazakarlığın ultra-gelenekçi ve uzlaşmacı tutumuyla mezcedilebilir değildir.Hatta ontolojik ve epistemolojik olarak muhafazakarlığı reddeder.Dolayısıyla Yeni Türkiye her ne kadar din ve gelenekle barıştığını iddia etse de, aslında hem din/İslam hem de gelenek tıpkı Eski Türkiye’de ve Osmanlı’da olduğu gibi ‘’araçsallaştırılmıştır’’. Muhafazakarlığın Avrupa’nın tarihsel sürecinin bir neticesi olarak Fransız İhtilali sonrası ortaya çıktığı ve geleneksel unsurların(ki burada gelenek Kilise/İncil tarafından oluşturulan mirastır)tahribatını önleme amacına matuf olarak sistemleştirildiği, dolayısıyla modernliğin muhtevasına değil uygulanış biçimine itiraz eden bir içeriğe sahip olduğu gerçeği hatırlandığında, muhafazakar demokrat kimliğin İslam ile bağdaşır olmadığı daha iyi anlaşılabilir.Zaten Yeni Türkiye’ye giydirilmeye çalışılan bu gömlek, tamda varoluş gayesine uygun olarak tarihi kişi ve olayların fetişleştirilerek gündemleştirilmesine,bir tür tarih nostaljisine ve geçmiş zaman romantizmine sebep olmuştur.