blank

Site İçi Arama

Ziyaretçi İstatistikleri

mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün488
mod_vvisit_counterDün508
mod_vvisit_counterBu hafta2465
mod_vvisit_counterBu ay12905
mod_vvisit_counterHepsi1009558

Doğulu(lar) İsyan Edemez(mi)?

 

Başlıktaki Doğulu’nun yerine gönül rahatlığıyla Müslüman’ı koyabiliriz. O zaman sorumuz şöyle olacaktır: Müslüman/lar isyan edemez mi? O nasıl söz? Elbette edebilir dediğinizi duyar gibiyim. Fakat öyle değil. 20.yüzyıl boyunca Doğu’da meydana gelen halk hareketlerinin/isyanlarının hikayesi yazılırken tercih edilen dil, genelde bu toplumların isyanlarını itibarsızlaştırma amacına hizmet eder. Bu dil aynı şekilde, hatta üzerine biraz daha Batılı kibir boca edilmiş şekilde, halen etkisini sürdürüyor. Doğulunun(Müslüman’ın) isyan edemeyeceğine dair kanaat öylesine güçlü ki, isyan eden halkların kitlesel kıyıma maruz kalmaları bile dikkatleri celbetmiyor.Anlıyoruz ki,oldukça ideolojik bir sürecin içindeyiz.Şayet isyancılar Aydınlanma referanslarına ram olsalar ve kurmayı tasarladıkları düzeni Avrupamerkezci üst anlatının imkanlarına yaslanarak-ki böyle yapmaları kendi değer sistemlerinden teberri etmeleri anlamına gelecektir-gerçekleştirseler belki o zaman isyanları muteber kabul edilebilir.Ama yine garanti değil.Çünkü Doğu’da yaşıyor olmak daha baştan “imtiyazsız” ya da “reşit olmamış” olmayı kabullenmek demek.Nitekim adına “Arap Baharı” denilen isyan hareketlerinin özellikle Avrupa ve ABD medyasında(ki bu medya küresel enformasyon ağlarının önemli bir kısmını temsil eder) hak ettiği ilgiyi görememiş olmasının en önemli sebeplerinden biri de budur. Henüz olgunlaşmamış olanların devrim yaptıkları nerede görülmüş? Onların evvela ilkel/primitif düzeyden çıkma çabası içinde olmaları gerekir(!)

Bir coğrafyanın/mekanın, içinde yaşayanlarla birlikte belli bir düşünsel/ahlaki/kültürel/davranışsal tutumun,tavrın ve tarzın mümessili olarak kodlanması yeni bir şey değil elbette.İbn-i Haldun’dan öğrendiğimiz “coğrafya kaderdir” klişesi bu hususların bütününe şamildir.Ancak coğrafyayı/mekanı/kültürü başka bir coğrafyaya ve kültüre göre daha alt seviyede ve henüz “olmamış” olarak kodlamak ve sonrasında bu “olmamışlığı” sona erdirmek amacıyla müdahale etmek,ardından olmuşluk seviyesi olarak kendini “merkeze” alıp kendi dışındakileri ancak kendisi gibi olması halinde makbul kabul etmek,bütünüyle kolonyalist perspektifin sonucudur.Bu perspektif kafi miktarda Yunan/Grek elitizmi ile Roma/Latin Hıristiyanlığının tedhişçi doğasını barındırır.14.yüzyıldan itibaren Doğu hakkında sistematik olarak biriktirilen bilginin, Doğuyu Batı için anlaşılır ve operasyona açık kılmak için kullanıldığı vakidir.Bahsini ettiğimiz “olmamışlık” tarifi bu bilginin sonucunda ortaya çıkmıştır.Sadece bu da değil.Olmamışlığın en önemli göstergesi olarak Doğulunun kullandığı “dil”e vurgu yapılması manidardır.Sami dil ailesine(Arapça,Farsça,Kürtçe,Aramice,Süryanice)mensup olanların rasyonaliteleri zayıf ve bilim üretemeyen oluşları iddiası filoloji disiplini aracılığıyla temellendirilmiştir.Vahiyle tanışık olma özelliğiyle tebarüz eden Sami dil ailesine yöneltilen bu “eksiklik” iddiaları,zımnen, vahyin kendisini de tarih ve zaman dışı ilan ederek dilin ve hayatın sekülerleşmesini temin etme amacındadır.

Etrafında Arapça, Kürtçe, Farsça konuşanları gördüğünde hemen hoşnutsuzluğunu belli edenlerin, İngilizce-Almanca-Fransızca konuşanlar karşısında kendisini ezik hissetmesi hatta gıpta ederek izlemesi ve bir gün bu dillerden birini,özellikle de İngilizceyi, sular seller gibi konuşmayı hayal etmesi aslında Hint-Avrupa dil ailesinin “medeniliğine” olan ön kabulden beslenir.Sami dil ailesine mensup olmayı ilkellik/kabalık ve gayr-ı medenilik olarak kodlayan oryantalist perspektifin Müslüman toplumları da buna ikna ettiğini görmek hakikaten üzücü…Dil haricinde Doğuluyu(Müslüman’ı) karakterize ettiği söylenen diğer hususiyetler ise onun şehvet düşkünü,tembel,edilgen ve itaatkar oluşudur.İsyan edemeyeceğine dair inancın arkasında da bu “itaatkarlık” vardır.

Edward Said’in İngiltere’nin Mısır elçisi Cromer’den yaptığı alıntı Batı’nın şarklı zihin tarifini gayet iyi özetler:

“Şarklı zihniyet kesinlikten nefret eder.Kolayca doğruluktan caymaya kayabilecek bu kesinlik yoksunluğu Şarklı zihninin ana niteliğidir…Avrupalı’nın akıl yürütmeleri sağlamdır;olguları açıklarken belirsizlikten kaçınır;mantık dersi almamış olabilir ama doğuştan mantıkçıdır;doğası gereği kuşkucudur…..Herhangi bir sıradan Mısırlıdan bir olguyu açıkça ifade etmesini isteyin.Açıklaması bıktırıcı uzunlukta ve muğlaktır genellikle.Muhtemelen öyküsünü bitirene kadar yarım düzine çelişkiye düşecektir.Azıcık köşeye sıkıştırıldığında ise çözülecektir.”(1)

Cromer’in bu şarklı zihin tarifi, kendisinden sonra gelenler için de yol gösterici olacaktır. Zaten Şark’a dair biriktirilen bilgi yalnızca akademik ya da nazari çalışmalar için değildir. Şark’ın hem zihnen hem de fiziksel olarak istimlak edilmesi için bu birikim oldukça işlevsel olacaktır. Ta ki Şark’lının müstakil bir isyan iradesi geliştirdiği yakın zamana kadar. Oryantalist dilin istiskal edici söylemini altüst eden bu isyan iradesi,Avrupa merkezci tasavvur biçimlerinin de miadını doldurduğunun ilk göstergeleri olarak okunabilir.Doğu’nun çocukları/gençleri bundan sonra,ne pahasına olursa olsun, atalarının maruz kaldığı edilgenliği/pasifliği/zorbalığı/madunluğu yaşamak istemiyor.Hamid Dabaşi’nin deyimiyle Arap Halkların isyanı Avrupa’yı taşralaştırdı.(2) Çünkü artık herhangi bir şeyi oryantalize edecek bir occident kalmadı.Küreselleşme realitesi toprağa bağlı emperyalizmin yerine kültür emperyalizmini koymayı amaç edinmişti.Fakat bilginin hızlı yayılımı ve kültürlerarası iletişimin güçlenmesiyle birlikte,tersine bir durumun ortaya çıkma ihtimali güçlendi.Avrupa değerler sisteminin “ırkçı” ve “emperyalist” doğası artık tüm uluslar tarafından yakinen görüldü ve başka bir dünyanın imkanları üzerinde düşünme çabasına hız verildi. Bahsini ettiğimiz bu yeni dünyanın kodlarını mazlum ve mustazaf halklar belirleyecek.

Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz kanaatindeyim. İnsanlık ailesi yaklaşık sekiz yıldır öznesi Müslüman halklar olan bir “isyan” hareketine şahitlik ediyor. Sömürgecilerin tayin ettiği iktidarlar tarafından ezilmiş,horlanmış,ötekileştirilmiş,aşağılanmış,onursuzluğa mahkum edilmiş, kısaca istiz’afa uğra(tıl)mış halklar, bu gidişata dur demek için “isyan” etti. Adına Arap Baharı denen bu sürecin kazananı,şimdilik,müstekbirler olarak görünse de,müstebit seçkinlerin korunaklı kalelerinin surlarında büyük gedikler açıldığı ve bundan sonra hiçbir şeyin eskisi gibi ol(a)mayacağı da inkarı mümkün olmayan bir gerçeklik. En önemlisi de, isyan üretemeyeceği varsayılan toplumların görkemli direnişiydi ki, sonraki kuşaklara kalacak en önemli miras,kanaatimce, budur. Bu irade esasında bütün bir insanlık ailesine en güzel armağandır. Artık seçkinlerin rahat uyuyamayacakları bir tarihsel sürece adım atmış durumdayız. Sömürgecilerin ve onların tayin ettiği iktidarların yaşama şansı her geçen gün azalıyor. Fakat bu süreç kolay olmayacak. Çünkü sömürgecilerin zihinlerini istimlak ettiği Müslüman halkların kendine gelmesi için çok yoğun çaba harcanması gerekiyor. Üzerimizdeki en ağır yük işte bu… Zihinsel sömürüye maruz kalmış halkları uyandırmak ve kendine gelmesini sağlamak…

“Kendine gelmesi” diyorum,çünkü Arap halkların isyanına, zihinsel sömürüye maruz kalan Müslüman toplumların başında gelen Türkiye entelektüel havzasında hatırı sayılır bir kesim,kuşkuyla baktı.Ayaklanan kitlelerin manipüle edildiği,küresel istikbarın oyuncağı ve bölgesel dizayn operasyonunun bir parçası oldukları iddia edilmeye başlandı.Başlarında ilmi/entelektüel bir önderlik olmadığı için,başarısızlığın mukadder olduğu vurgulandı.İsyan öncesindeki durumu arar hale geldikleri öne sürülerek “keşke isyan etmeselerdi” demeye getirildi.İsyan sonrası yaşananlara(ülkenin tarumar edilmesi,göç,hastalık v.b) dikkat çekilerek, “isyan ettiniz de ne oldu?” “daha beter duruma düştünüz” denilerek halkların direnişi itibarsızlaştırıldı. Zımnen, “başınızdaki müstekbirlere itaat etmeye devam etseydiniz” denildi.Türkiye’ye göç eden Suriyeliler üzerinden “başımıza bela oldular” “işimizi elimizden aldılar” tarzında argümanlar üretilerek bir halkın mazlumiyeti ve mağduriyeti basitleştirildi.

Bütün bu argümanların Doğulu halkların(Müslümanların) isyan edebilme iradesini ve feryada dönüşen suskunluğunu görünmez kılmak, hatta bu güçlü isyan iradesinin dünyanın değişik beldelerindeki mazlum halklara ilham olmasını engellemek için üretildiğini söylemek mümkün.Oysa sadece bu isyan iradesinin ortaya konulması bile, yaklaşık iki asırdır egemen olan oryantalist/kolonyalist dilin mağlup edilmesi açısından önemlidir. Bu isyanların manipüle edildiği, mecrasından saptırıldığı veya bölgesel dizayn için sıçrama tahtası olarak kullanıldığı şeklindeki iddialar başka bir tartışmanın konusudur. Asıl üzerinde durulması gereken husus oryantalist aklın edilgen,pısırık,tembel,itaatkar ve şehvetperest olarak tavsif ettiği Doğulunun, isyan edebilme iradesi göstermiş olmasıdır.Bu irade Müslüman toplumların emperyalist odaklar karşısında bağımsızlaşması için oldukça mühim bir role sahiptir.

Sözünü ettiğimiz bu isyan iradesini görünmez kılmaya çalışan perspektifin “Beyaz Adamla” çok yakın bir ilişkisi var. Hatta onun tarafından beslendiğini, büyütüldüğünü söylemek sanırım yanlış olmaz. Edward Said’in ifadesiyle “sömürgeciliğe keşif kolu hizmeti sunan Oryantalist perspektif “(3) Doğulu’yu henüz olmamış,kıvama gelmemiş,ehlileşmemiş olarak tanımlar.Bu tanım onun(Doğulunun) isyan edemeyeceği yargısını da içkindir.Bu nedenledir ki, Beyaz Adam sömürgeleştirdiği yerlerde kendisine karşı direnç gösteren halkları,terörist ya da barbar/vahşi olarak vasıflandırmıştır.Bu vasıflandırma Beyaz Adam’a müdahale etme hakkı verdiği gibi,vahşi olanı “insanlaştırma” misyonunu da yüklemiştir.”Uygarlık misyonu” söylemi,henüz reşit olmamış toplumları(Doğuluları) reşit hale getirmeyi amaç edinmişti. Bu söylem zaman zaman ambalajını değiştirse de devam etti. John Stuart Mill Hindistan’daki Britanya yönetimi için şöyle diyecekti;“insanoğlunca bilinenler içinde sadece niyet bakımından en halisane değil, tatbikat bakımından en faydalısıdır”.(4) İkinci körfez savaşının meşruiyetini tescillemek için üretilen “Irak’ı demokratikleştirmek” argümanı, bu bağlamdan bağımsız değildi. Demokrasi, beyaz adamın misyonuna hizmet eden bir enstrüman olmaktan öteye gidemedi. Şimdilerde en iyi enstrüman “özgürlük” adı altında cinsel serbestlikler olarak belirginleşmektedir.

Batılının Müslüman halkların ayaklanmasına bakışı bu oryantalist perspektifin ürünüdür. Edilgen ve itaatkar Doğulu’dan isyan iradesi sadır olamaz. O zaman onları bir Batılının harekete geçirmesi gerekir. Batılı Düşünce kuruluşları, kıyam eden Müslüman halkların, başka bir iradenin(tabi ki Batılının iradesinin) etkisiyle harekete geçtiği teorisini ispatlamak için oldukça yoğun çaba gösterir. İsyana katılan Müslümanlar “Soros ve Otpor” gibi Batı Aklının temsilcisi yapılarla ya da Batılı istihbarat servisleriyle işbirliği içinde gösterilmeye çalışılır. Amaç,Doğulunun ancak bir Batılı yardımıyla isyan edebileceğini aşikar etmektir.Batılı,adeta Aristo’nun “faal aklı” gibidir.Onunla temasa geçen, hakikatle buluşur(!)

Ülkemiz medyasının ekserisi de, Müslüman halkların direnişi hakkında oryantalistleri aratmayan yorumlar yaptılar ve yapmaya devam ediyorlar. Zalim iktidarlara karşı direnenler, Batı medyasının diliyle “jihadist/cihatçı”,”radikal”,”köktenci/fundamentalist”,”terörist” diye tesmiye edildi. Böyle adlandırılmalarının sebebi, onların “insanaltı yaratıklar” olduğuna Dünyayı ikna etmek ve ölümlerinin “önemsiz” olduğunu meşrulaştırmaktı… Onlar(yani cihatçılar) Butler’ın deyimiyle “yası tutulmaması” gerekenler…(5) Fanon’un ifadesiyle ”yeryüzünün lanetlileri”…Ölümleri sadece altyazı konusu olanlar… Varoluşları yalnızca “istatistiki” olarak değer taşıyanlar…Çünkü,“terörizmle mücadele” bütün itirazları önemsiz kılan oldukça güçlü bir argüman(!)Gayr-ı meşruluğun ve gayr-ı ahlakiliğin her türlüsü,bu mücadele esnasında önemsizleşiyor.Hatta meşru ve ahlaki oluyor.Terörizmle mücadele argümanı,toplumların sessizleştirilmesi için oldukça güçlü bir “uyuşturucu” işlevi görüyor.Bir kaç haftadır İdlib özelinde devam eden katliamların sadece “izlenmesi” bundan dolayıdır.”Orada teröristler var” denildiğinde,akan sular duruyor. Ölenlerin bir böcek kadar bile değeri yok. Tıpkı George Orwell’ın Marakeş gözlemi esnasında söyledikleri gibi :

“Burası gibi, en az yirmi bin insanın sırtındaki paçavralardan başka hiçbir şeye sahip olmadığı iki yüz bin nüfuslu bir kasabada gezindiğinizde, insanların nasıl yaşadıklarını,dahası ne kadar kolay ölüp gittiklerini gördüğünüzde,insanlar arasında yürüdüğünüze inanmak güç gelir.Tüm sömürge imparatorlukları bu gerçek üzerine kurulu aslında.İnsanların yüzleri kara-ne kadar da çoklar! Sahiden sizin etiniz gibi mi etleri?Adları var mı?Yoksa arılar ya da mercan sinekleri kadar bireysellikten uzak,bir tür ayrımlaşmamış kara malzemeden mi ibaretler sadece ? Yerden bitiveriyorlar, birkaç yıl ter döküp açlıktan kıvrandıktan sonra gerisingeri mezarlıktaki adsız tepeciklerin altına giriveriyorlar,kimse de yokluklarının farkına varmıyor.Mezarlar bile güneşin altında çabucak yerle yeksan olup gidiveriyor.(6)

Bu yası tutulmaması gereken ve sadece altyazı konusu olan direnişçilere destek verenler ise,başıbozuk ve cahil kalabalıklar ya da Arap Feodallerinin ve Körfez Kralları’nın oyuncağı olmakla itham edildi yazılı-görsel ve sosyal(!) medyada...Ekranlarda boy gösteren “uzman” sıfatlı kişiler,halkların isyanını yorumlarken cümlelerinin arasına mutlaka ajan-provakatör sözcüklerini yerleştirdiler.Müstekbirlerin cürümleri ise ya görmezden gelindi ya da “haklı sebeplerle(!)” basitleştirildi.Adeta tek suçlu isyan edenlerdi.Daha doğrusu isyan ettiklerini zannedenlerdi.Halkların kitlesel kıyımlara muhatap olması bile,isyanın “haklılığı” için yeterli olmadı.Kandırılmış,gaza getirilmiş,manipüle edilmiş kitleler yaftası,direnen halkların yakasından bir türlü düşmedi.Tek kabahatleri vardı bu halkların;Doğulu(Müslüman)olmak…

Anlıyoruz ki,Doğuluların isyan edemeyeceğine bizzat Doğulu’nun kendisi de inanıyor. İşte asıl sorun tam da burada…Yukarıda “üzerimizdeki en ağır yük” derken işaret etmek istediğim husus buydu…Başkasının(Batılı’nın),kendisi için yaptığı tanımlamaya rıza göstermek.O tanımlamanın muhtevasına uygun bir tutumun temsilcisi olmak. Zihinsel anlamda sömürgeleşmek böyle bir şey… Kendi halkına Batılının nazarıyla bakmak… Ülkemizde de iktidar karşıtı halk hareketlerini açıklamak için kullanılan ”Üst Akıl” kavramı(ki bu akıl genelde Batılıdır),Doğulunun kendi başına isyan edemeyeceğine olan inancın ürünü değil mi?Sadece bizde değil.Aynı durum İran,Rusya,Çin gibi “Doğulu” toplumlarda da geçerli.Neredeyse bütün Doğu muktedirleri halklarının isyan iradesine sahip olmadığını,şayet isyan ediyorlarsa arkalarında mutlaka bir Batılı destek olduğunu düşünüyorlar.Kendi ayağına kurşun sıkmak bu değilse, başka nedir?

Doğulunun(Müslüman’ın) isyan edemeyeceği iddiasının temelinde hiç şüphesiz din(İslam) vardır. Din/ler/in muhatabını itaatkar, edilgen, uyuşuk ve pasif yaptığına dair Batılı iddia, bizde de sahiplenilmiştir. Müslümanların isyanlarını şüpheli kılan da budur. Dindar biri isyan edemez, başkaldıramaz, kıyam edemez, itiraz edemez… Dindar birey ,otoriteye itaat etmeli,zinhar karşı çıkmamalıdır.Karşı çıkarsa fitne yaygınlaşır ve halkın hayatı tehlikeye düşer.İktidardakiler fasıkta olsa onlara itaat şarttır.Devlet,Hegel’den mülhem,tanrının yeryüzündeki yürüyüşünü temsil eder.Kral/sultan/başkan/imam ise, Emevi-Osmanlı geleneğinden mülhem,tanrının yeryüzündeki gölgesidir.Otoriteye isyan tanrıya isyan gibidir ve meşru değildir…Bu ve benzeri söylemler,Doğulu toplumların isyanlarını şaibeli kılmakla kalmaz aynı zamanda onu tarihsel hareketliliğin nesnesi olarak kodlar.

Beyaz Adam, içeriğini kendisinin belirlediği Doğulu imgesinin bizzat Doğulunun kendisi tarafından da kabul görmesinden oldukça memnundur. Bu içeriğe göre Batı/lı rasyonel,realist,ben bilinci gelişmiş,barışçıl ve bilim sevdalısı olarak temayüz ederken;Doğu/lu duygusal,muti,henüz benlik şuuruna varamamış,mistik ve ilkel olarak öne çıkar.İsyan iradesi sadece “benlik” şuuruna erişmiş Batı(lı) toplumlarda cari olacağı için, Doğulu bunu yapamaz.Ben bilincinin gelişmesi içinse Tanrıdan bağımsızlaşmak gerekir.Tanrıyla kavga etmeden benlik inşası mümkün değildir Batılıya göre.Zeus-Prometeus kavgasının Antik Yunan’dan tevarüs ettirilmesi boşuna değildir.Tanrılar uyurken,bilgi ateşini çalarak insanları “aydınlatan” Prometeus karakteri,sonraları hümanizmin esin kaynağı olacaktır.Bilgiyi elde etmek için tanrıyla kavga etme şartı,modern Batı’nın temel argümanıdır.Tanrıyla barışık toplumların/halkların,henüz “olmamış” olduğuna dair inanç bu argümandan beslenmektedir.

Cumhuriyet modernleşmesi bu argümanı merkeze alarak attı adımlarını.Hayattaki en hakiki mürşidin ilim ve fen olarak kodlanması sebepsiz değildi. Dinin dogmatik ve irrasyonel olduğu tezi üzerinden, tıpkı Hıristiyanlıkta olduğu gibi, bilim-din çatışması icat edilmeye çalışıldı. Dindar kesimler bilim düşmanı,cahil,edilgen,uyuşuk,itaatkar,pısırık,şehvet düşkünü gibi tahfif edici yaftalara maruz kaldı.Kolonyalist dilden ilham alan bu yaftalar,dindarların isyan iradesine sahip olmadıklarını içkin olduğu gibi henüz “olmamış” olduklarını da imliyordu.Tesettür karşıtlığının ana sebebi de buydu…Sol ve milliyetçi ideolojiler aracılığıyla toplumlarımıza nüfuz eden bu kolonyalist/oryantalist dil,geçmişte kendisini Anti-Kürt ve Anti-İslamcı olarak tebarüz ettirirken,bugün Anti-Arap söylem ve eylemleriyle görünür kılmaktadır.Sözünü ettiğim bu kolonyalist dil resmi tarih anlatısının da ana omurgasını oluşturmaktadır.Örneğin Şeyh Sait ayaklanmasının “İngiliz oyunu” eşliğinde sunulması veya İslamcı ideolojik akımların “kökü dışarıda” lıkla suçlanması bu perspektifin sonucudur.Dini duyarlılığa sahip kitlelerin “isyan etmesi” imkan dahilinde görülmediği için,arkalarında hep bir Batılı arama ihtiyacı hasıl olmuştur.İran İslam İnkılabı’nın ve Mahatma Gandi’nin başlattığı hareketin Batılıyı ve Batı aklıyla efsunlanmış olanları şok etmesinin arka planında da itaatkar/pasif Doğulu imgesinin “yerinden edilmesi” vardır.İnkılaba giden süreçte, Şah karşıtı direnişe katılan mütesettir kadınların TRT ekranlarında sansüre uğramasının sebebi de aynıdır. Resmi tarih söylemiyle yüzleşme cesareti göstermiş olan önemli Sol düşünürlerden Fikret Başkaya bile söz konusu İslami Hareketler/direnişler olduğunda, kolonyalistlerin söylemiyle örtüşen yorumlara/yazılara kurucusu olduğu özgür üniversite platformunda yer verebilmektedir. Arap halkların direnişinin ve bu arada Müslüman Kardeşler Hareketinin küresel sistemin sevk ve idaresinde oluştuğunu iddia eden Thierry Meyssan’ın bütünüyle tezviratlardan oluşan yazıları buna örnektir. Meyssan Müslüman Kardeşler Hareketinin pentagon’un yedek gücü olduğunu söyleyecek kadar saçmalayabilmektedir. Hareketin ortaya çıktığı vasatta ne pentagon’un ne de CIA ‘nın olduğunu bilmeyecek kadar cahildir. Müslüman halkların direnişini itibarsızlaştırma hususunda solun kolonyalistlerle aynı safta yer alması manidardır. (7)

İlginçtir, Batılıların halk hareketlerinde bir dış mihrak aranmaz. Çünkü Batılının isyan etmesi için dışarıdan bir yönlendirmeye ihtiyacı yoktur(!) O,ben bilinci gelişmiş ve özgürlüğüne düşkün bir Prometeustur(!) Onun yakıp yıkması adalet, eşitlik ve hürriyet içindir(!) O’nu ancak yine kendisi gibi bir Batılı örgütleyebilir(!) O,gerekirse devleti bile yıkıp yeniden kurabilir. Çünkü “kurucu/inşa edici” bir zihne sahiptir(!) Doğulu onun felsefi donanımının, adalet aşkının, özgürlük sevdasının, demokrasi havariliğinin yanına bile yaklaşamaz(!) Eleştirel zihin yapısı ve üst düzey entelektüel donanımıyla Batılı birey, bir hürriyet fedaisidir(!) Zamanında Fransız İhtilali’ni yaparak bütün Dünya’ya örnek olmuştur(!) Şayet Dünya bugün özgürlük, eşitlik, emansipasyon, demokrasi gibi yüce(!) değerlerle tanışıksa, bu Batılı sayesindedir(!) Batılı ayaklanırken bile bütün Dünya’ya öğretmenlik yapmaktadır(!)

Geçtiğimiz aylarda gündemi ziyadesiyle meşgul eden Fransa merkezli “sarı yelekliler” ayaklanmasını “Gezi İsyanıyla” karşılaştıran ülkemiz idarecilerinin, Avrupa’nın ikiyüzlü davranmaması gerektiğine dair yaptıkları vurgu bile, Beyaz Adamın “kanaatinin” ne kadar önemli olduğunun göstergesiydi. Avrupa’nın onayını almak bizim için hep hayati önemde oldu. Onların yüce insani değerleri temsil ettiğine dair inanç,her yaptığımızın oradan nasıl göründüğünü merak etmemizi sağladı. Sartre’ın dediği gibi “yerliler bizi ideallerimize sadık kalmamakla suçluyorlar. Demek ki ideallerimizi kabul ediyorlar.”(8) Sartre’ın yakın arkadaşı merhum Şeriati’nin, Doğu toplumlarının Batı’yla ilişkisini resmetmek için atıfta bulunduğu Sordel diyalektiğine de dikkat çekelim;”dayak yiyen çocuğun kendisini güvende hissetmesi için yine annesinin eteğine yapışması gibidir Doğu’nun Batı’yla ilişkisi.”(9) Batılıya kibirli olma imkanını veren biraz da Doğulu’nun bizzat kendisi olmuştur. Müslüman halkların kıyamının Batılılar tarafından tahfif edilmesinin sebebi tam da budur. Doğulunun vakti zamanında Batılıya olan hayranlığı…

Sarı Yelekliler isyanıyla sarsılan Fransa’nın, geçmişte Cezayir halkının direnişini barbarlığın ve vahşiliğin tezahürü olarak nitelemesinin sebebi de aynıdır. Doğulu isyan edemez! Asya ve Afrika uluslarının zenginliğini sömürerek semizleşen Avrupa, doğrudan sömürgeleştirme sürecinin sona ermesi ve Doğu/lu ulusların kazandığı anti-emperyalist bilinç nedeniyle şimdilerde ciddi anlamda bir konfor zaafiyeti yaşıyor. Sadece bu da değil. Küreselleşme realitesi mazlum/mustazaf halkların birbiriyle olan irtibatını güçlendirdi ve Avrupa değerlerinin kofluğunu deşifre etti. Dabaşi’nin “ertelemeli başkaldırı”(10) dediği Arap halklarının isyanları, post-kolonyal sürece mahkum olmayı reddetti ve kolonyalist perspektifin istiskal edici dilinden kurtulma çağrısını şiar edindi.Artık Doğulular Batı’nın hümanizm,insan hakları,demokrasi,eşitlik,özgürlük gibi helvadan putlarına tapmıyor.Doğu/lu,korku putunu İbrahim(a.s)’in baltasıyla parçaladı.Genç kızlarını ve erkeklerini,sömürgecilerin sadık yarenlerini devirmek için feda etmekten çekinmiyor.Verdiği her şehit,geride kalan binlerce fedaiyi irşad ediyor.Çıplak ayaklarıyla çölde bıraktığı izlerin,tankların palet izlerinden daha kalıcı olduğunu gördü ve artık durmaya niyeti yok.Bu yüzden dünyanın kalbi hala Doğu’da atıyor.

Kamil ERGENÇ

 

NOT:Bu yazı Umran Dergisi'nin Eylül 2019 sayısında(301.sayı) aynı başlıkla yayınlanmıştır.

 

Kaynakça

1-Edward Said/Şarkiyatçılık(Batı’nın Şark Anlayışları)/Çev.Berna Ülner/Metis Yay./7.Basım Ekim 2013/İstanbul/s.48)

2-Hamid Dabaşi/Arap Baharı(Post-Kolonyalizmin Sonu)/Çev.Aslı T.Esen/Sümer Yay./1.Basım Mart 2015/İst

3-Edward Said a.g.e

4-Nıall Ferguson/İmparatorluk(Britanya’nın Modern Dünyayı Biçimlendirişi)/Çev.Nurettin Elhüseyni/YKY Yay./2.Baskı Mart 2013/İst.

5-Judith Butler/Savaş Tertipleri/Çev.Şeyda Öztürk/YKY yay./1.Baskı 2015/İst.

6-Edward Said/a.g.e. (s.263)

7-http://ozguruniversite.org/2019/07/06/pentagonun-yedek-gucu-olarak-musluman-kardesler-thierry-meyssan/ Ayrıca bkz. http://ozguruniversite.org/2019/07/04/mi6-ve-cianin-destek-gucu-olarak-musluman-kardesler-thierry-meyssan/ Thierry Meyssan’ın “Gözlerimizin Önünde(11 Eylülden Tramp’a) isimli tezvirat yüklü kitabının PDF’ine Özgür Üniversite sitesinden ulaşmak mümkündür.

8-Frantz Fanon/Yeryüzünün Lanetlileri/Çev.Şen Süer/Versus Yay./2.Baskı Mayıs 2013 s.16/İst.

9-Ali Şeriati/Öze Dönüş/Çev.Kerim Güney/Kitabevi Yay./4.Baskı Eylül 1999/İst.

10-Hamid Dabaşi/a.g.e/s.24


AddThis
 

Yorum ekle